|
Gezi,
düşünme ve yürüyüş için her şehrin kaçamak bir kaç yeri mutlaka vardır. Bunu
doğa oluşturduğu gibi, insan eliyle sonradan da inşa edilmiş olabilir. En
son yaşadığım şehirde, “Liman Arkası” olarak bilinen bölge de
bunlardan biridir. Buranın çok azı doğal yapıdan kalma, büyük bir kısmı ise,
liman inşaatının armağanı olarak sizi karşılar. Denizle limanı ayıran ve
dalgakıran görevi yapan, oda büyüklüğündeki beton kalıplar vardır. Üst üste,
yan yana veya çapraz olarak yerleştirildiği için, yürünülen kordonun hemen
altında, şekilsiz odalar oluşmuştur. Bu odalar da dalgalar ve lodos izin
verdiği sürece kullanıma açıktır. Dalgakıranların arkasındaki geniş beton
alan ise yaklaşık bin metre uzunluğunda bir film platosu gibidir. Bin metre
de duvarın arka yüzü vardır ki, toplam iki bin metre eder. Yürü
yürüyebildiğin kadar…
Liman
Arkası’nı, her kesimden insanın değerlendirme amacı farklıdır. Gençler
gündüzleri sevdiği kızların elinden tutabilmek, ayaküstü de olsa
sarılabilmek için kullanırlar. Ayaküstü hovardalığına düşkün, kadın ve
erkekler için ise, bilinen bir yerdir. Geceleri, homoseksüellerin dışında,
duman çekicilerin de yarasalarla birlikte buralara tünediği söylenir…
Yazları, bu şekilsiz odaların arasından, mantar cüceleri gibi, el ele
insanlar çıkar. Akşamüzerleri, yürüyüşe meraklı orta yaş ve yaşlı insanlar
yürür. İkişer bira içip, rüzgârda serinlemenin keyfini çıkaranlar da eksik
olmaz. Şarapçıların ise saati yoktur. Onları günün her anında, “Şeytan
Sofrası” adı verilen kayalıkların üstünde görebilirsiniz…
Liman
Arkası’ndan faydalananlardan, bir de yüzme meraklılarını unutmamak gerekir.
Onlar unutulursa, Liman Arkası “Liman Arkası” olmaz zaten. Limanın
kendisi, koca şehrin kanalizasyon çukuru görevini taşıdığı için, bu kısımda
en temiz, yüzülecek yer ‘Liman Arkası’dır. Bu yüzden, eski sporcular
ve beden eğitimi öğretmenleri de buralardan eksik olmazlar…
Bu
şehirdeki deyime göre, bu kadar çok kesimden insanı ağırlayan Liman
Arkası’nda çok az kavga çıkar. Senede birkaç bıçaklama, birkaç boğulma
dışında fazla bir şeye rastlanmaz. Kullanma yoğunluğuna göre, bu sayı makul
bile sayılabilir. Bir dostum ise bunu şöyle açıklar. “Buralarda her kes
bir kaçamak peşinde olduğu için, kimse kimsenin kuyruğuna basmaz!”
Sıkıldığımda, benim de yürüdüğüm yerlerden biridir burası. Duvarın ön
yüzünde deniz kokusu, arka yüzünde kanalizasyon kokusu olsa da insan
kendisini dinleyebiliyor…
Yine
sıkıldığım bir yaz, akşamüstü yürüyüşü için, bu platoya çıkan geçitten
geçtim. Yüzümü açık denize doğru dönmek üzereydim ki, limanın denize açık
bir V harfi gibi kıvrılan yerinde dağınık bir kalabalığın toplandığını
gördüm. Adımlarımı sıklaştırıp, ilk tanıdık gelen yüze;
—Hayırdır, ne oluyor orda?
Dedim,
Kayıtsızca;
—Görmüyor
musun adam boğuluyor adam, dedi,
Kalabalığın içine doğru yürürken, yükselen ve dalgakıranlara vurdukça
hırçınlaşan dalgaların arasında bir insan başı gördüm. Hareketlerinden
yorgun düştüğü belliydi. Gücünü tasarruf etmeye çalıştığına bakılırsa,
yaklaşık bir yarım saattir de oradaydı. Deniz ise ona tam bir çıkmaz
sunuyordu. Dalgakıranlara yaklaşsa, dalga onu betonlara vura vura
yaralayacak. Uzağa açılsa, zaten denizde yüksek dalgalı çalkantı var.
Açıktan nereye ulaşacak. Adam yüzüyordu, ama olduğu yerden öteye de
gidemiyordu. Belli ki sürekli yön değiştiren uzun ve kısa akıntılar da onu
çok yoruyordu.
Toplanan kalabalığın içindeki gençler ise, iyice telaşlıydı. “Eyvah,
dalga şimdi taşlara vuracak…”, “adam boğulup gidecek yahu…”,
“bir şeyler yapalım, emniyet arandı mı?”, “can simidi yok mu, can
simidi?...” sözleri birbirine karıştı….
Adam
sağ elinde tuttuğu bir şeyleri göstererek, sağ kolunu havaya kaldırarak
işaret vermeye çalıştı. Bunu gören, ayağı şortlu, genç bir adam, şeytan
sofrası tarafını göstererek;
—Ula
gel bu tarafa, gel… Buradan merdivenli çıkacak yer vardur, dedi…
Bu
seslenişi denizle boğuşan adamın duyduğunu da sanmıyorum, o yine de
homurdanmaya devam etti:
—Ula
yüzsene şu tarafa. Buradan nah çıkarsın, diye…
Baktım
ki, denizdeki adamla, karadaki adamın çık diye önerdiği yer arasında
nerdeyse beş yüz metre var. Bırak beş yüz metreyi, adamın elli metre
dayanacak gücü yok gibi geldi bana…
Kalabalığa iyice yaklaştım ki, balıkçı olduğunu düşündüğüm bir başka
Karadenizli, adama bağırıyor:
—Ula
limanu dolan gel, limanu dolan gel, çikamazsun ordan.
Limanı
dolanıp gelmek ise, bir ulusal yüzücünün gücünü bile aşardı. Değil yüzmeye
uygun durum, bu havada, bu denizde yaşamaya uygun durum bile yoktu…
Kalabalığın arasından bir adam da aklınca yol göstermeye çalışıyordu:
—Şoyle
gelsen de saa bir ip atsak. Tirmanip çıkarsın taşların üzerinden…
Fakat
ortada ne ip vardı, ne de ip atılacak bir durum. Taşların arası adeta bir
vantuz gibi emiyordu suyu. Denizdeki adamın hareketleri daha da yavaşlamaya
başlamıştı. Arada ağzından kesik, kesik ve hızla sular püskürtüyordu. Suya
dalıp çıkıyor muydu, yoksa görüşümüzü dalga mı kesiyordu? Ama düpedüz adam
boğuluyordu…
Bu hay
huy içinde sağ yönümüzde, epeyce de uzakta orta boy bir balıkçı teknesi
göründü. Birkaç ıslık çaldım adama. Duymuş olmalı ki kalabalığı da gördü.
Dümeni kalabalığın olduğu yöne kırdı. Çok geçmeden adama yaklaştı. Adamı zar
zor tekneye atmıştı ki deniz polisi yetişti. Balıkçı limanın giriş yönüne
doğru devam etti. Deniz polisi de onun peşinden. Artık biz de duvarın limana
bakan yüzüne geçmiştik ki, deniz polisi yaklaşıp;
—Bir
sorun var mı, bir sorun?...
Adam
elini hafifçe kaldırarak “yok” anlamında bir işaret yapar yapmaz,
deniz polisi uzaklaştı. Adam ise karaya bir kahraman edasıyla çıktı. Bir
elinde yüzme paletleri, bir elinde ise zıpkını vardı. Etrafını yerel
gazeteciler ve televizyoncular sardı. Bir kameraman çekerken, sunucu:
—Nasıl
oldu bu, epeyce tehlike yaşadınız anlatır mısınız?
Adam
acı acı sırıttıktan sonra;
—Yok
yahu, o kadar da yüzme biliyoruz yani… |