...haber zonguldak...haber zonguldak...haber zonguldak...haber zonguldak

 

 

  imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge   imge              erolsarial@hotmail.com

   

                                               Erol Sarıal (Maden Mühendisi)

 
                 
   

İMF ve Dünya Bankası

19.01.2010

   
      

Uluslar arası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WB), İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya ticaretini canlandırmak; savaş sonrası ülkelerin yeniden yapılanmasında belirli alanlara kaynak aktarmak, dış borç ödemlerinde zorluk yaşayan ekonomileri desteklenmek üzere 1947 yılında örgütlenmiş kuruluşlardır. Kuruluş amaçlarına göz atıldığında daha çok insani amaçlara hizmet ettiği izlenimi edinilebilir. Buna karşın bu kuruluşların, soğuk savaş yıllarında (1950-2000 yılları arasında) ABD’ye yakın askeri diktatörlüklere aktarılan kredilerde daha cömert davrandıklarına ilişkin iddialara ve gözlemlere vurgu yapan ekonomist sayısı az değil.

 

Her ülkenin olduğu gibi Türkiye’nin de uluslar arası düzeyde ekonomik, siyasal, ticari ilişkilere girmesi kaçınılmazdır. Dünyada ekonomik ve ticari ilişkiler karşılıklılık ilkelerine göre yürümektedir. Mal darlığı olmaması, seçeneklerin çokluğu nedeniyle hiçbir toplum bir ülkenin ürettiği malı almak zorunda bulunmuyor. Ticari tercihleri, iki ülke arasında karşılıklı çıkarlar ve uluslararası platformlarda ortaya konulan siyasal dayanışma belirlemektedir. Her tür dış ilişkiye karşı çıkılarak Türkiye’nin dünya insanlık evreninden ve uygar toplumlardan yalıtılması gerektiği savunusu içine düşülmemelidir. Ancak, bazı sömürge toplumları dışında bütün diğer toplumların, hele hele ekonomik açıdan gelişmiş toplumların kendi halkının çıkarlarını gözettiği ölçüde ülkemizi yönetenlerin de uluslararası ilişkilerde Türk halkının çıkarlarını göz önünde bulundurması zorunludur. Eğer toplumlar birbirine karşı çıkarlarından ödün vererek cömertlik yapacaksa, ilişkilerini bu yolla ayakta tutacaksa bunu borçlu olan, halkının geçim düzeyi düşük olan gelişmemiş ülkeler değil; onlarla ilişki içinde bulunan ve bu ilişkiyi sürdürmek isteyen daha varsıl ülkeler yapmalıdır. Bu tür ilişkin daha adil olacağı açıktır. Aksini düşünmek, güçlünün güçsüzü sömürüsüne destek anlamına gelecektir.

 

 Oysa IMF ve DB kaynaklarından kredi desteği almak üzere başvuran ülkeleri hem ekonomik alanda, hem ticarette zengin ülkelere bağımlı duruma getiren anlaşmalar önerilmekte; sermaye açığını kapatmak için bu önerileri gönülsüzce uygulamak durumunda kalan gelişmekte olan ülkeler yıkıcı sonuçlarla karşılaşmaktadır.

 

Ülkemiz, uzun yıllardır bu iki kuruluşla uyum ve yapılandırma programları anlaşması çerçevesinde kredi kullanmaktadır. Ancak, alınan krediler koşula dayandırılmış; bu koşullar ise ülke ekonomisinin üretimde en avantajlı alanlarının yok edilmesine neden olmuştur. Ülkemiz, bu öneriler doğrultusunda şeker, tütün, fındık, çay, mısır… gibi en üretken doğal ekim alanlarını kapatarak bu ürünleri ABD ve AB ülkelerinden alma durumunda bırakılmıştır. Tarımdaki gerilemeye bağlı olarak hayvancılık sektörü de önemli bir yara almıştır. İMF ve Dünya Bankası tarafından önerilen ve uygulanan programlar sonucu ülkede tarım ve endüstriyel tarım ürünleri üretimleriyle geçimini sağlayan kitleler destekten mahrum kalmış; buna karşın alınan borçlarla ve eldeki kaynaklarla ABD ve Avrupa çiftçisine destek sağlayan uygulamalar ortaya çıkmıştır. Batı ülkeleri tarım ve hayvancılık alanında çalışanlarına milyarlarca dolar karşılıksız destek sağlamaktadır. Bu desteğin finansmanı da Türkiye ve benzeri az gelişmiş ülkelerden sağlanmaktadır. Her iki kuruluş, gerçekte zengin batı ülkeleri yararına ortaya çıkan sömürüye aracılık etmektedir.

 

Ülkemizde, uzun yıllardır sürdürülen sanayi, madencilik, bankacılık ve diğer kamusal hizmet alanlarında uygulanan özelleştirme ve yabancılaştırma uygulamaları, IMF ve DB önerilerine dayanmaktadır. Özelleştirme sonucu batı şirketlerince değerinin çok altında satın alınan sektörlerde soysal güvence maliyetleri ve alınan vergi kalemlerinde uygulamaya konulan indirimler ile ülkemiz ikinci kez gelir kaybına uğramaktadır. Sonuçta ekonomik yapımız hızla batıya kaynak aktaran mekanizmalara dönüşmekte ve uzun erimde daha fazla borç gereksinmesi ile karşı karşıya kalınmaktadır.

 

Ülkemize, İkinci Dünya Savaşı sonrası sanayileşmeden vazgeçilerek tarım ve hayvancılık sektörüne ağırlık veren kalkınma modeli önerilmiş; sonra batı ülkelerinde tarım ve hayvancılığa dayalı arz fazlası oluşmaya başlayınca bu kez tarım sektörü hedef alınarak sınırlanması önerilmiştir.

 

Kalkınmada hangi sektörel seçeneklere yönelmemiz önerilmektedir? Turizm ve hizmet sektörüne yatırım yoluyla kalkınmaya yönelmemiz önerilmektedir. Bu sektörler ülkemiz için ancak dönemsel sektörler içinde değerlendirilebilir. Turizm ve hizmet sektörünün ekonomik canlılık yaratması ve sürekliliği de Batılıların ilgisine bağlı. Çünkü ülkemizde yoksulluk giderek yayılmaktadır. Turizm ve hizmet sektörü ağırlıkla batılı turistlerin ülkemizde geçirdikleri süre ve harcamaları sonucu katma değer yaratabilen sektörlerdir. Batı ülkelerinin ise ilişkilerinde sorun yaşadığı ülkeleri zarara uğratmak için yurttaşlarını etkileyecek şekilde turistik amaçla dahi gidilmesi sakıncalı ülkeler listesi hazırladığı ve ilan ettiği bir çok gelişme yaşanmıştır. En son, 2001 ve 2002 yıllarında El Kaide terörü nedeniyle can güvenliği açısından sakıncalı ülkeler listesinde Türkiye’nin de adı yer almıştır. Aynı süreçte, Irak işgali gündeme gelince, turizm yatırımcıları ve çalışanlarının 2005 yılına değin çok zor yıllar yaşadıkları belleklerde tazeliğini korumaktadır. Bu gelişmeler, yalnızca işveren ve çalışanı etkileyen kayıplarla açıklanamayacak denli çok boyutludur.

 

IMF ve Dünya Bankası, yeni dönemde toplumları ve bu toplumların örgütselliği durumundaki devletlerin ekonomik, giderek siyasal tercihlerini biçimlendirerek Batı’nın çıkarlarına hizmet araçlarına dönüştürmektedir. Bu mekanizma nasıl oluşmakta, hangi etkenlere dayanmaktadır?

 

IMF bütçesinde katkı payı % 15 olan ülkenin alınacak kararları veto hakkı bulunmaktadır. ABD % 17.35 sermaye katkısı ile elde ettiği oy hakkı nedeniyle veto yetkisine sahip olan tek ülkedir. AB ülkelerinden İngiltere % 5, Almanya %6, Fransa %5 oyla, toplamda %16 oy hakkına sahip oldukları halde AB olarak veto yetkisine sahip değildir. Üstelik hangi ülkenin ne kadar katkı payı ile oy hakkı elde edebileceğine genel kurulun karar vermesi; bu kararın da karşısında veto tehdidi bulunması ayrı bir açmazdır. İsteyen ülkenin, dünya ekonomisinde alınacak kararlarda yetki sahibi olmak için istediği oranda bir katılım sağlaması olanaksızdır. Kısaca ABD, kısmen de AB, IMF’de karar yetkisini eline almışlar, başka kimseyi işe karıştırmamak niyetindedirler. Dünya Bankası’nın yapısı ve işleyişi bundan farklı değildir.

 

Dışa bağlı politikalar ve önerilerin uygulanması nedeniyle yaşanan göçlere bağlı olarak şehirler etrafında her türlü altyapıdan yoksun yerleşimlerde işsiz yığınlar oluşmuş; ülke sosyal ve siyasal bir patlamanın eşiğine gelmiştir. Bu sarmaldan kurtuluş için ülke düzeyinde ekonomik değer taşıyan tüm üretim alanları ve ürün çeşitleri taranmalıdır. Ana sanayi kollarının girdisi durumundaki yerli yan sanayi kurulmalı, ithalata dayalı montaj sanayi evresi aşılarak yüksek katma değer yaratan sanayileşme hedefine gidilmelidir. İklimsel yapı göz önünde bulundurularak gıda sektörü, tarım ve tarıma dayalı sanayi, et ve süt hayvancılığı destekleme kapsamına alınmalıdır. Deniz, hava, kara ve demir yolu ulaşım sektörü stratejik bir planlama içine alınarak birim enerji giderleri ile yüksek yük ve yolcu taşıma kapasitesine sahip ulaşım yolları ve araçları desteklenmelidir. Enerji sektöründe, yerli ve yenilenebilir kömür, her tür eylemli su, rüzgâr, güneş, termal kaynaklar, biyolojik artıklar gibi önemli kaynakların kullanım oranları yükseltilmelidir. Ülke coğrafyasının her yerinde ve denizlerimizde petrol ve doğal gaz aramalarına kaynak aktarılarak daha derin sondajlarla rezerv haritası çıkarılmalı ekonomik değer taşıyan tüm madenler işletmeye açılmalıdır.  

Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslar arası Finans Enstitüsü’nü de IMF ve DB gibi “uluslar arası ekonomik, ticari ve finanssal zararlı cemiyetler” sınıfında değerlendirebiliriz. Bu kuruluşlarla olan ilişkiler süreç içinde sona erdirilmek üzere yeni borç alma yerine kısa ve orta erimli borç taksitleri ve faizleri yapılandırılmalıdır.

 

Türkiye, karar organlarında yer almadığı AB ve Gümrük Birliği ile ilgili yükümlülük altına girdiği tüm alanlarda tek yanlı bağlarını gözden geçirmeli ve üçüncül ülkelerle ülke yararına yeni ilişkiler geliştirmelidir. Ülkenin Kurtuluş ve Kuruluş sürecine aykırı askeri ve siyasal bağlardan kaynaklanan güvenlik algılamalarına son vererek, bu algıya dayalı ek maliyetleri ortadan kaldırmalıdır. Tüm komşu ülkelerle, siyasal iç düzenlere, sınırlara saygıyı öne alan, karşılıklılık temelinde dostluk ve işbirliği sürecine dayalı, ekonomik ve ticari ilişkiler geliştirilmelidir. 

                            

arşiv

 Paylaş
     
 

Haber Zonguldak

 

Kuruluş; 17 Eylül 2005 Cumartesi

                
                                                   Yılmaz Güney / Sürü