|
Uluslar arası Para Fonu
(IMF) ve Dünya Bankası (WB), İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya ticaretini
canlandırmak; savaş sonrası ülkelerin yeniden yapılanmasında belirli
alanlara kaynak aktarmak, dış borç ödemlerinde zorluk yaşayan ekonomileri
desteklenmek üzere 1947 yılında örgütlenmiş kuruluşlardır. Kuruluş
amaçlarına göz atıldığında daha çok insani amaçlara hizmet ettiği izlenimi
edinilebilir. Buna karşın bu kuruluşların, soğuk savaş yıllarında (1950-2000
yılları arasında) ABD’ye yakın askeri diktatörlüklere aktarılan kredilerde
daha cömert davrandıklarına ilişkin iddialara ve gözlemlere vurgu yapan
ekonomist sayısı az değil.
Her ülkenin olduğu gibi
Türkiye’nin de uluslar arası düzeyde ekonomik, siyasal, ticari ilişkilere
girmesi kaçınılmazdır. Dünyada ekonomik ve ticari ilişkiler karşılıklılık
ilkelerine göre yürümektedir. Mal darlığı olmaması, seçeneklerin çokluğu
nedeniyle hiçbir toplum bir ülkenin ürettiği malı almak zorunda bulunmuyor.
Ticari tercihleri, iki ülke arasında karşılıklı çıkarlar ve uluslararası
platformlarda ortaya konulan siyasal dayanışma belirlemektedir. Her tür dış
ilişkiye karşı çıkılarak Türkiye’nin dünya insanlık evreninden ve uygar
toplumlardan yalıtılması gerektiği savunusu içine düşülmemelidir. Ancak,
bazı sömürge toplumları dışında bütün diğer toplumların, hele hele ekonomik
açıdan gelişmiş toplumların kendi halkının çıkarlarını gözettiği ölçüde
ülkemizi yönetenlerin de uluslararası ilişkilerde Türk halkının çıkarlarını
göz önünde bulundurması zorunludur. Eğer toplumlar birbirine karşı
çıkarlarından ödün vererek cömertlik yapacaksa, ilişkilerini bu yolla ayakta
tutacaksa bunu borçlu olan, halkının geçim düzeyi düşük olan gelişmemiş
ülkeler değil; onlarla ilişki içinde bulunan ve bu ilişkiyi sürdürmek
isteyen daha varsıl ülkeler yapmalıdır. Bu tür ilişkin daha adil olacağı
açıktır. Aksini düşünmek, güçlünün güçsüzü sömürüsüne destek anlamına
gelecektir.
Oysa IMF ve DB
kaynaklarından kredi desteği almak üzere başvuran ülkeleri hem ekonomik
alanda, hem ticarette zengin ülkelere bağımlı duruma getiren anlaşmalar
önerilmekte; sermaye açığını kapatmak için bu önerileri gönülsüzce uygulamak
durumunda kalan gelişmekte olan ülkeler yıkıcı sonuçlarla karşılaşmaktadır.
Ülkemiz, uzun yıllardır bu
iki kuruluşla uyum ve yapılandırma programları anlaşması çerçevesinde kredi
kullanmaktadır. Ancak, alınan krediler koşula dayandırılmış; bu koşullar ise
ülke ekonomisinin üretimde en avantajlı alanlarının yok edilmesine neden
olmuştur. Ülkemiz, bu öneriler doğrultusunda şeker, tütün, fındık, çay,
mısır… gibi en üretken doğal ekim alanlarını kapatarak bu ürünleri ABD ve AB
ülkelerinden alma durumunda bırakılmıştır. Tarımdaki gerilemeye bağlı olarak
hayvancılık sektörü de önemli bir yara almıştır. İMF ve Dünya Bankası
tarafından önerilen ve uygulanan programlar sonucu ülkede tarım ve
endüstriyel tarım ürünleri üretimleriyle geçimini sağlayan kitleler
destekten mahrum kalmış; buna karşın alınan borçlarla ve eldeki kaynaklarla
ABD ve Avrupa çiftçisine destek sağlayan uygulamalar ortaya çıkmıştır. Batı
ülkeleri tarım ve hayvancılık alanında çalışanlarına milyarlarca dolar
karşılıksız destek sağlamaktadır. Bu desteğin finansmanı da Türkiye ve
benzeri az gelişmiş ülkelerden sağlanmaktadır. Her iki kuruluş, gerçekte
zengin batı ülkeleri yararına ortaya çıkan sömürüye aracılık etmektedir.
Ülkemizde, uzun yıllardır
sürdürülen sanayi, madencilik, bankacılık ve diğer kamusal hizmet
alanlarında uygulanan özelleştirme ve yabancılaştırma uygulamaları, IMF ve
DB önerilerine dayanmaktadır. Özelleştirme sonucu batı şirketlerince
değerinin çok altında satın alınan sektörlerde soysal güvence maliyetleri ve
alınan vergi kalemlerinde uygulamaya konulan indirimler ile ülkemiz ikinci
kez gelir kaybına uğramaktadır. Sonuçta ekonomik yapımız hızla batıya kaynak
aktaran mekanizmalara dönüşmekte ve uzun erimde daha fazla borç gereksinmesi
ile karşı karşıya kalınmaktadır.
Ülkemize, İkinci Dünya
Savaşı sonrası sanayileşmeden vazgeçilerek tarım ve hayvancılık sektörüne
ağırlık veren kalkınma modeli önerilmiş; sonra batı ülkelerinde tarım ve
hayvancılığa dayalı arz fazlası oluşmaya başlayınca bu kez tarım sektörü
hedef alınarak sınırlanması önerilmiştir.
Kalkınmada hangi sektörel
seçeneklere yönelmemiz önerilmektedir? Turizm ve hizmet sektörüne yatırım
yoluyla kalkınmaya yönelmemiz önerilmektedir. Bu sektörler ülkemiz için
ancak dönemsel sektörler içinde değerlendirilebilir. Turizm ve hizmet
sektörünün ekonomik canlılık yaratması ve sürekliliği de Batılıların
ilgisine bağlı. Çünkü ülkemizde yoksulluk giderek yayılmaktadır. Turizm ve
hizmet sektörü ağırlıkla batılı turistlerin ülkemizde geçirdikleri süre ve
harcamaları sonucu katma değer yaratabilen sektörlerdir. Batı ülkelerinin
ise ilişkilerinde sorun yaşadığı ülkeleri zarara uğratmak için yurttaşlarını
etkileyecek şekilde turistik amaçla dahi gidilmesi sakıncalı ülkeler listesi
hazırladığı ve ilan ettiği bir çok gelişme yaşanmıştır. En son, 2001 ve 2002
yıllarında El Kaide terörü nedeniyle can güvenliği açısından sakıncalı
ülkeler listesinde Türkiye’nin de adı yer almıştır. Aynı süreçte, Irak
işgali gündeme gelince, turizm yatırımcıları ve çalışanlarının 2005 yılına
değin çok zor yıllar yaşadıkları belleklerde tazeliğini korumaktadır. Bu
gelişmeler, yalnızca işveren ve çalışanı etkileyen kayıplarla
açıklanamayacak denli çok boyutludur.
IMF ve Dünya Bankası, yeni
dönemde toplumları ve bu toplumların örgütselliği durumundaki devletlerin
ekonomik, giderek siyasal tercihlerini biçimlendirerek Batı’nın çıkarlarına
hizmet araçlarına dönüştürmektedir. Bu mekanizma nasıl oluşmakta, hangi
etkenlere dayanmaktadır?
IMF bütçesinde katkı payı %
15 olan ülkenin alınacak kararları veto hakkı bulunmaktadır. ABD % 17.35
sermaye katkısı ile elde ettiği oy hakkı nedeniyle veto yetkisine sahip olan
tek ülkedir. AB ülkelerinden İngiltere % 5, Almanya %6, Fransa %5 oyla,
toplamda %16 oy hakkına sahip oldukları halde AB olarak veto yetkisine sahip
değildir. Üstelik hangi ülkenin ne kadar katkı payı ile oy hakkı elde
edebileceğine genel kurulun karar vermesi; bu kararın da karşısında veto
tehdidi bulunması ayrı bir açmazdır. İsteyen ülkenin, dünya ekonomisinde
alınacak kararlarda yetki sahibi olmak için istediği oranda bir katılım
sağlaması olanaksızdır. Kısaca ABD, kısmen de AB, IMF’de karar yetkisini
eline almışlar, başka kimseyi işe karıştırmamak niyetindedirler. Dünya
Bankası’nın yapısı ve işleyişi bundan farklı değildir.
Dışa bağlı politikalar ve
önerilerin uygulanması nedeniyle yaşanan göçlere bağlı olarak şehirler
etrafında her türlü altyapıdan yoksun yerleşimlerde işsiz yığınlar oluşmuş;
ülke sosyal ve siyasal bir patlamanın eşiğine gelmiştir. Bu sarmaldan
kurtuluş için ülke düzeyinde ekonomik değer taşıyan tüm üretim alanları ve
ürün çeşitleri taranmalıdır. Ana sanayi kollarının girdisi durumundaki yerli
yan sanayi kurulmalı, ithalata dayalı montaj sanayi evresi aşılarak yüksek
katma değer yaratan sanayileşme hedefine gidilmelidir. İklimsel yapı göz
önünde bulundurularak gıda sektörü, tarım ve tarıma dayalı sanayi, et ve süt
hayvancılığı destekleme kapsamına alınmalıdır. Deniz, hava, kara ve demir
yolu ulaşım sektörü stratejik bir planlama içine alınarak birim enerji
giderleri ile yüksek yük ve yolcu taşıma kapasitesine sahip ulaşım yolları
ve araçları desteklenmelidir. Enerji sektöründe, yerli ve yenilenebilir
kömür, her tür eylemli su, rüzgâr, güneş, termal kaynaklar, biyolojik
artıklar gibi önemli kaynakların kullanım oranları yükseltilmelidir. Ülke
coğrafyasının her yerinde ve denizlerimizde petrol ve doğal gaz aramalarına
kaynak aktarılarak daha derin sondajlarla rezerv haritası çıkarılmalı
ekonomik değer taşıyan tüm madenler işletmeye açılmalıdır.
Dünya Ticaret Örgütü ve
Uluslar arası Finans Enstitüsü’nü de IMF ve DB gibi “uluslar arası ekonomik,
ticari ve finanssal zararlı cemiyetler” sınıfında değerlendirebiliriz. Bu
kuruluşlarla olan ilişkiler süreç içinde sona erdirilmek üzere yeni borç
alma yerine kısa ve orta erimli borç taksitleri ve faizleri
yapılandırılmalıdır.
Türkiye, karar organlarında
yer almadığı AB ve Gümrük Birliği ile ilgili yükümlülük altına girdiği tüm
alanlarda tek yanlı bağlarını gözden geçirmeli ve üçüncül ülkelerle ülke
yararına yeni ilişkiler geliştirmelidir. Ülkenin Kurtuluş ve Kuruluş
sürecine aykırı askeri ve siyasal bağlardan kaynaklanan güvenlik
algılamalarına son vererek, bu algıya dayalı ek maliyetleri ortadan
kaldırmalıdır. Tüm komşu ülkelerle, siyasal iç düzenlere, sınırlara saygıyı
öne alan, karşılıklılık temelinde dostluk ve işbirliği sürecine dayalı,
ekonomik ve ticari ilişkiler geliştirilmelidir. |