|
İnsanın yazılı tarihi, ne gariptir ki, erdemin kavramsal açıdan insanlığın
yüce bir değeri olarak göklere çıkarılışının diğer yandan pratik yaşamda tam
tersine yerin dibine batırılışının tarihi gibidir.
Erdem kavramsal bir insanlık değeri olarak çoğu zaman erdemsizlerin elinde
de bir bayrak olmuştur. Tarih tekerrürden ibarettir diyenler ne yazık ki
günümüzde de haklı durumdadırlar. Ve erdem, bugün de insan denilen yaratığın
her türü için vazgeçilmez bir hazine olmayı sürdürmektedir.
Çevirin gözlerinizi yaşam alanlarınıza. Yalanın, riyanın, sahtekârlığın
bataklığıdır göz alabildiğince uzanan alanlar.
Ceketlerin üst ceplerini süsleyen ipek mendildir erdem. Yada ruhu göklere
yükselen bedeni toprağa gömülen bir ölüdür. Utanırsınız aynı sıfatla
anılmaktan. Belki de gurur duyarsınız. Çünkü tarih boyunca erdemin ne olup
olmadığı tartışıldığı gibi, günümüzde de bu kavram üzerine çeşitli yorumlar
yapılmaktadır.
Ünlü düşünür Çiçeron erdem hakkında şunları söylemektedir:
“Yüze gülücüyle
gerçek dostu akıllılık ayırır. Doğa dostluğu erdemin yardımcısı olsun diye
vermiştir, kötülüklerin yardakçısı olsun diye değil. Erdeme değer vermeden
dost edindiklerini sanan insanlar bir gün kötü bir olayla karşılaşmak
zorunda kalırlarsa, o zaman ne kadar yanılmış olduklarını anlayacaklardır.
Utanç verici bir şey istememek, istenince de yapmamak, dostluğun en kutsal
yasasıdır. Erdeme öylesine değer verin ki –onsuz dostluk olmaz- erdemden
başka hiçbir şeyin dostluğa üstün tutulabileceğine inanmayın.”
Bu sözlere katılmayacak kimse var mıdır? Ancak aynı Çiçeron, yoksullara
toprak dağıtılmasını, faizlerle kabaran borçlarının silinmesini isteyen
Katilina’ya karşı çıkar. Oysa Çiçeron ezilenlerin soyundan, Katilinya ise
ezenlerin soyundandır.
İ.S. 1079–1114 yıllarında yaşamış olan bir başka düşünür Petrus Abaelardus
ise erdem hakkında şunları söylemektedir:
“Kötülüklere
sürüklenmek günah değildir, tersine erdemin gereğidir. Çünkü her erdem bir
savaştır, her savaş da bir düşman ister. Günah eylemde değil niyettedir.”
Dikkati eyleme değil, niyete çeken Petrus Abaelardus haksız mı?
Peki; “Erdemsizlik de, erdemlilik gibi tanrı işidir. Günah bir
erdemsizlik değil, tersine bir erdemliliktir. Dayanılmaz bir güdüye kapılan
kimse asla günah işlemiş sayılmaz, niçin sayılsın ki, o güdü de bir tanrı
işidir.” diyen Tübingenli Profesör Jean de Mericourt’a ne demeli? Haksız
mı?
Ya, ünlü Sokrates’in doğruluk üzerine verdiği söylevi karşısında dayanamayıp
söze dalan Thrasymakhos’un şu sözlerine ne demeli?
“Neymiş sence
doğruluk? Ayıplanan haksızlıklar küçük ya da hemen sırıtıveren
haksızlıklardır. Toplum, büyük ölçüde başarılan haksızlıkları alkışlar.
Haksızlık etmek başarı sağlar, kazanç sağlar. Bunun için de haksızlık etmek
iyidir.”
Günümüze ne kadar da uyuyor.
Tabi ki insan, iki bin yıl önce edilen bu sözleri okuduktan sonra, değişen
bir şey yok, doğruluk olarak erdem ne zaman galip geldi ki, diye sormaktan
kendini alamıyor.
Erdem, kişinin sadece kendi vicdanında kalan, toplumsal ahlaka dönüşmeyen
bir olgu ise, o halde insanın insanı tanımasında arayacağı şey nedir? Geriye
ne kalıyor?
Galiba samimiyet...
İnsanı doğru tanımanın en kesin yolu, insanın sözüyle davranışı arasındaki
doğru orantı olsa gerek. Toplumsal yaşamın kavram kargaşası içinde erdemi
bulmanın yolu da samimiyetten geçiyor kanımca. Hırsız kendine hırsızım
demiyorsa, katil kendine katilim demiyorsa, riyakâr kendine riyakârım
demiyorsa, hırsızlık da, katillik de, riyakârlık da erdemden uzak şeylerdir.
Erdemin doğrusu da bu olsa gerek. |