|
1976 yılında Bir Mayıs kutlamasının afişlemesi nedeniyle
siyası bir faaliyet için ilk defa polis karakoluna götürülmüştüm.
O gün tesadüfen gittim MAB-İŞ Sendikasının bürosuna, kumar
oynayacak veya ava gidebilecek param olsaydı, orada olmayacaktım. Belki
de ileriki süreçte Türkiye Komünist Partisi’ne üye olma şansımda
olmayacaktı. Belki rüzgârda yaprak gibi savrulan, ava gittiği ve kumar
oynadığı zamanlar mutlu olan bir insan olarak kalacaktım.
İyi bir parti militanı olduğumu söylerler. Çektiğimiz yokluk
ve sefaletimize rağmen eşimden ve çocuklarımdan bir sitem görmedim,
çünkü iyi bir aile babası olduğumu da sanıyorum. Sağcısı da, solcusu da
iyi bir insan olduğumu da söyler. Müslüman gibi Müslümanlarla daima dost
olmuşumdur, onlar da benim yaşam tarzıma saygı duyarlar. Hiç mi yanlışım
olmamıştır? Olmuştur elbet, ama bütün bunlar TKP’ ye üye olmadan önceki
yaşam tarzıma göre, devede kulak kalırlar.
Adam gibi adam, bir parça insanlaşma şansına sahip
olabildiysem, hayatımı ve kişiliğimi değiştiren en önce TKP, sonra da,
açlık ve sefalet içinde geçen günlerde bana moral ve direnç veren,
annem ile sevgili eşim sayesindedir.
Tabii ki yıllar sonra okuyup öğrendiğime göre, maden ocağında
çetin şartlarda çalışıp ekmek parasını kazanan bir insanda doğal olarak
oluşan “katı inatçılığı” da unutmamak gerekir.
Kolay kadrolaştık, kendimizi dev aynasında görüyor, devrime
hazırız, altı ay ile iki senelik bir süreçte devrim yaparız
zannediyorduk. Alanlara toplanmış yüz binleri hep militan zannediyorduk.
Bizlere konferans adı altında palavra sıkanları adam sanıyorduk. Genç ve
cahil beyinlerimiz sloganlarla ve palavralarla kontrol altında
tutuluyordu. Tabii ki bir de bize, Leninci Parti disiplini adı altında
yutturdukları, sorgulama, soru sorma yasağı ve “parti her şeyi bilir
ve doğru yapar” yalanı da bunda etkiliydi.
DİSK’ten bizim kadroları temizleyip, Kemal Türkler
öldürülünce moral çöküntü başladı. Sınıf mücadelesinde en büyük
teslimiyetimiz 1979 1 Mayıs’ında Taksim yasaklandığı için hiç direnmeden
pılı pırtıyı toplayıp İzmir’e gitmemizdi. Yenilgimizin kılıfı da;
“Her yer Bir Mayıs Alanı” sloganı oldu. Bu teslimiyetten sonra
kadrolarda disiplinsizlik ve sorumsuzluklar başladı. Görevler yapılmıyor
hiç kimse devrim heyecanı taşımıyordu. Kazın ayağı görünmüştü. Bu
dönemde parti içindeki büyük dalgalanmalardan haberimiz olduysa da
duymazdan geldik. Saygın yoldaşlarımıza (!) soru sorup canlarını sıkmak
istemedik. Daha doğrusu partiyi sorgulama hainliğinden (!) korktuk.
Türkiye’de artan terör olayları, kendini solcu olarak ifade
edenlerle milliyetçi bilinenler ağır kayıplar verdiriyordu. Çorum,
Maraş, Sivas ve daha başka kentsel şiddet olayları akılcı düşündürecek
yerde daha da şiddetleniyordu. Ne olduğu, niçin olduğu belli olmayan bir
kan davası başlamıştı.
“Yeni Çağ”
dergisinin Nisan ve Mayıs 1980 sayılarında Aydın Engin, Faşizm geliyor
diye yazıyordu.
Hep şunu sorardık; Faşizm aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı
gelecek?
Anlasak da, anlamasak da çok bilenler “iktidar erki”,
“yürütme yasama ve yargının tek elde toplanması” daha bilmişler
“kuvvetler ayrılığı” derdi.
Biz sadece Faşizmi MHP’nin tek başına iktidara gelip bütün
solcuları keseceği temelinde algılıyorduk. Tabii ki sermayenin en gerici
kanadını da onlar zannediyorduk.
“Kuvvetler ayrılığı”
konusunda çok ciddi şekilde okunacak düşünürlerin başında John Locke,
“MONTESQUİEU” ve J.J. Rousseau gelir. Ortak bir görüşle
yürütme, yasama ve yargının tek elde toplanmasının diktatörlere,
zorbalara ve despotlara uygun bir yönetim tarzı olduğunu yazarlar.
Osmanlı döneminde yaşayanlar bu sistemi, bu öğelerin içine din gücünü de
katarak 1908 öncesini yöneten Halife Padişahlar zamanında gördü. Bizler
de bunu yıllar sonra, okumaya başlayınca öğrendik. O zamanlar siyasi
söyleme “Faşizm” girmemişti. Çok sonralar Mussolini, Hitler ve
daha başkaları cahil halkın oylarıyla veya silahlı darbelerle tüm devlet
yönetimini yasama, yürütme ve yargıyı hükmü altına alarak halkına kan
kusturmuştu. Şimdi bu durum bazı geri kalmış veya sömürge ülkelerde
görünmesine rağmen, bizde de kapıyı açmış içeriye girmiş vaziyette.
1980 öncesi askerin yukarıdan gelen faşist bir darbe
yapacağı ayan beyan ortadaydı. Ülke koşulları artık olgunlaşmıştı. Parti
ilk önce savunma milisleri diye bir palavra sıktı, sonra bundan
vazgeçti. Daha sonra kadro veya daha başka gerekli şeyleri saklayacak
yerler tespit edildi. İlişkilerin kopmaması için yedek kadrolar
hazırlandı.
Tam 30 yıl önce sabah işe giderken polisler yolumu kesince
öğrendim darbe olduğunu. Önce şaşırdım sonra bir rahatlama geldi
düşüncelerime; geliyordu, gelecekti diyerek, yıllarca tartıştıktan
sonra, en nihayet gelmişti işte. İlk defa akl-ı baliğ olmanın
ıslaklığını yaşamış toy bir çocuk gibi rahatlamış, mutlu olmuştum. Çünkü
ne olacaksa biran evvel olsun-bitsin düşüncesi hâkim olmaya başlamıştı.
Hep “Komünisttin görevi Faşizme karşı direnmektir”
veya “Devrimcinin işi devrim yapmaktır” diyerek şartlandırıldık.
Öyle ya koskoca TKP idik. İşçi sınıfı bizden öncülük görevi bekliyordu.
Birkaç tane İGD’li ve İKD’li tutuklanıp salıverildi. Bazı
sendikacılar da tutuklandı, bazıları salıverildi. Bazı solcu guruplar
işkencelerde eziyet çekiyor, kimileri de öldürülüyordu.
Amerikan çocuklarının başı “Asmayıp da besleyelim mi”
diyerek asma mantığının ekonomik nedenlerini ileri sürüyor, çok adaletli
(!) davrandığı için “dengeli asıyoruz, iki soldan iki sağdan”
diyerek, adaletin nasıl olduğunu izah ediyordu. Bir başka Amerikan
çocuğu “Niçin cop sokalım taş gibi askerlerimiz var” diyordu. En
büyük işveren örgütünün başkanı “Şimdiye kadar hep bizim anamız
ağladı, şimdi onlar ağlayacak, şimdi kartlar bizim elimizde bu düzen
bizim düzenimiz, artık biz düzeceğiz” diyerek Faşizm’in sermaye
birikimi ile barbar sömürü arasındaki ilişkisini açıklıyordu.
Birkaç hafta sonra geldi, TKP Merkez Komitesi’nin darbe
hakkındaki düşünceleri. “Faşizm değil askersel devirme” dediler.
Biraz da 27 Mayıs askeri darbesiyle özdeşleştirme çabaları içine de
girmeye çalıştılar ama tutturamadılar.
TKP den son gelen emir ise “Kenan Evren demokrat adam bize
dokunmuyor, biz albaylar cuntasından korkuyoruz, onlar gelirse ülke kan
gölüne döner, işte o zaman silahlı direnişe gececeğiz” oldu.
Papaz Martin Niemöller’in dediği gibi, uslu çocuklar
olarak sıranın bize gelmesini bekledik. Şu veya bu şekilde bir uzlaşma
sağlandı. Bu arada ileride sermaye sınıfının işine yarayacak ajanları,
provokatörleri, has çocuklarını yurt dışına çıkardılar. İlahlara birkaç
tane yem atmak için birkaç merkez komitesi üyesini faşizme teslim
ettiler. 1981 Mayısında başlayıp 15–16 Haziran gecesine kadar süren
“Kırmızı Fener” operasyonu ile “TKP’yi bitirdik” dediler.
Ben 15–16 Haziran gecesi tutuklandım. Kasetçalarda Âşık
İhsani’ nin “15–16 Haziran” isimli türküsü çalıyordu. Âşık İhsani;
“Sevgilim bunu bir kenara iyi yaz / 15–16 Haziranı olan bir ülkede
faşizm fazla yaşamaz” diyordu.
Hiç beklemiyordum o gece geleceklerini, çünkü poliste 25
gündür tutuklu olan il üst yönetiminden devamlı şekilde “hiçbir şey
yok, paniklemeyin bekleyin haberi geliyordu.” İşkence veya baskı
görmedikleri aşikârdı. Her gün görüşme yapıyorlardı, evlerden de devamlı
iyi yiyecekler gidiyordu. Biz dışarıdakiler, onlardan fazla stresli
yaşıyorduk. O gün bana gelen özel haber ise “bizi yarın salacaklar”
oldu.
Yakalanma, polis, hapishane sürecini sonraya bırakarak
günümüze gelmek istiyorum.
Bir Komünist Partisi’nin faşizmle işbirliği belki de ilk defa
bizimle gerçekleşti. Bu aynı zamanda Komünist ilkelerin ilk defa
faşizmle özleştirilmesi de demektir. Parti tüzüğüne rağmen, bu emre
kayıtsız şartsız teslim olmak, karşı çıkmamak, faşizmle işbirliğini
bütün örgüt üyelerinin de kabullendiği anlamı taşımaktır.
Kısaca bu kararı alan o zamanki TKP Merkez Komite üyeleri
birinci dereceden, ötekiler de bilerek veya bilmeyerek faşizmle
işbirliği suçu işlemişlerdir.
Bana U.O’un ve B.B’in dediğine göre bu karara ciddi şekilde
karşı çıkan yoktur. A.K’a göre ise; bu karara karşı çıkamamanın nedeni o
zamanki katı disiplindir. Bir başkasına göre o koşullarda buna karşı çıkmak
imkânsızdır. Ama bunun nedeninin, bütün yöneticiler tarafından,
çapsızlıktan, korkaklıktan ve “gemiyi kurtaran kaptandır” gibi
fırsatçı bir düşünceden kaynaklandığı bilindiği halde bu hiç kimse
tarafından kabullenilmediği gibi, hainliğin ve işbirlikçiliğin suçluları
kendilerini lekesiz süt gibi gösterme çabası içine girdiler.
Bazıları dışarıya kaçırılmıştır, bazıları Türkiye’de teslim
edilmiştir. Bazı anı kitaplarında ise, ileride başa bela olmasın
diyerek, üst yöneticiler tarafından Avrupa’dan Türkiye’ye görevli
gönderilip ihbar edilmiştir. Ama olan bir kaç tane yığıt kardeşimize
oldu.
Faşizmin işbirlikçilerinin en önde gidenleri , “Bize en
yakın parti ANAP’tır” ile “141–142 ve 163 hayır”
sloganlarını atarak Türkiye’ye döndüler. “Marksizm öldü”,
“İşçi sınıfı ideolojisi yalanmış” diyerek Sovyetlerin çökmesini de
ihanetlerine ideolojik kılıf olarak kullandılar. Tabii ki sermaye sınıfı
bu hizmetlerine o zamanın ekonomik değeri ile 5’er milyar TL ikramiye
verdi.
Daha başkaları ihanet öyküleriyle 100 milyar kadar üstün
hizmet, kimisi de “Avrupa Birliği Hibe Fonu”ndan oldukça yüksek
miktarda işbirliği parası aldılar.
Son referandumda birçok gerekçeyle “evet” de,
“hayır” da denilebilir. Bu herkesin takdir hakkıdır. Seçme, seçilme,
vicdan ve kanaat hürriyetleridir. Burası beni ilgilendirmiyor.
Almanya’da, İtalya’da, Şili,’de ve başka ülkelerde Faşistler
yargılanırlarken işbirlikçileri de yargıladılar.
Bizde de, 12 Eylül dönemi TKP Merkez Komite üyelerinin tümü
birden 12 Eylül Faşizmi’nin birinci dereceden işbirlikçileridir.
Bunların içinde işbirlikçi olmayan varsa açıkça ortaya çıkıp
konuşmalıdır. Bunu hiç olmazsa 12 Eylül’de ölen TKP lilerin ve
devrimcilerin onuru için yapmalıdır.
Son referandumda Kenan Evren’in yargılanması için “evet”
oyu kullandığını söyleyen TKP’liler ve kendini sosyalist, devrimci,
demokrat olarak ifade edenler iyi bilmelidirler ki İran’da TUDEH
(Komünist Partisi) şaha karşı Humeyni ile aynı işbirlikçiliğin içine
girmişti. TUDEH’liler, Türkiye solunun Tanzimat’tan bu tarafa (Jön
Türkler de dâhil) günümüze kadar verdiği kayıpları, İran’da bir gece
içinde iş makineleriyle asılarak veya kurşuna dizilerek verdiler.
Humeyni’yle iş birliği yapan Halkın Mücahitleri’nden ve TUDEH’den,
İran’da şimdi bir kişi dahi yaşamıyor.
|