...haber zonguldak...haber zonguldak...haber zonguldak...haber zonguldak

 

 

  perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif perspektif            erolcatma67@gmail.com

   

                                                                         Erol Çatma

 
   

12 Eylül'ün 30. yılına

25.09.2010

   
 

1976 yılında Bir Mayıs kutlamasının afişlemesi nedeniyle siyası bir faaliyet için ilk defa polis karakoluna götürülmüştüm.

 

O gün tesadüfen gittim MAB-İŞ Sendikasının bürosuna, kumar oynayacak veya ava gidebilecek param olsaydı, orada olmayacaktım. Belki de ileriki süreçte Türkiye Komünist Partisi’ne üye olma şansımda olmayacaktı. Belki rüzgârda yaprak gibi savrulan, ava gittiği ve kumar oynadığı zamanlar mutlu olan bir insan olarak kalacaktım.

 

İyi bir parti militanı olduğumu söylerler. Çektiğimiz yokluk ve sefaletimize rağmen eşimden ve çocuklarımdan bir sitem görmedim, çünkü iyi bir aile babası olduğumu da sanıyorum. Sağcısı da, solcusu da iyi bir insan olduğumu da söyler. Müslüman gibi Müslümanlarla daima dost olmuşumdur, onlar da benim yaşam tarzıma saygı duyarlar. Hiç mi yanlışım olmamıştır? Olmuştur elbet, ama bütün bunlar TKP’ ye üye olmadan önceki yaşam tarzıma göre, devede kulak kalırlar.

 

Adam gibi adam, bir parça insanlaşma şansına sahip olabildiysem, hayatımı ve kişiliğimi değiştiren en önce TKP, sonra da, açlık ve sefalet içinde geçen günlerde bana moral ve direnç veren,   annem ile sevgili eşim sayesindedir.

 

Tabii ki yıllar sonra okuyup öğrendiğime göre, maden ocağında çetin şartlarda çalışıp ekmek parasını kazanan bir insanda doğal olarak oluşan “katı inatçılığı” da unutmamak gerekir.

 

Kolay kadrolaştık, kendimizi dev aynasında görüyor, devrime hazırız, altı ay ile iki senelik bir süreçte devrim yaparız zannediyorduk. Alanlara toplanmış yüz binleri hep militan zannediyorduk. Bizlere konferans adı altında palavra sıkanları adam sanıyorduk. Genç ve cahil beyinlerimiz sloganlarla ve palavralarla kontrol altında tutuluyordu. Tabii ki bir de bize, Leninci Parti disiplini adı altında yutturdukları, sorgulama, soru sorma yasağı ve “parti her şeyi bilir ve doğru yapar” yalanı da bunda etkiliydi.

 

DİSK’ten bizim kadroları temizleyip, Kemal Türkler öldürülünce moral çöküntü başladı. Sınıf mücadelesinde en büyük teslimiyetimiz 1979 1 Mayıs’ında Taksim yasaklandığı için hiç direnmeden pılı pırtıyı toplayıp İzmir’e gitmemizdi. Yenilgimizin kılıfı da; “Her yer Bir Mayıs Alanı” sloganı oldu. Bu teslimiyetten sonra kadrolarda disiplinsizlik ve sorumsuzluklar başladı. Görevler yapılmıyor hiç kimse devrim heyecanı taşımıyordu. Kazın ayağı görünmüştü. Bu dönemde parti içindeki büyük dalgalanmalardan haberimiz olduysa da duymazdan geldik. Saygın yoldaşlarımıza (!) soru sorup canlarını sıkmak istemedik. Daha doğrusu partiyi sorgulama hainliğinden (!) korktuk.

 

Türkiye’de artan terör olayları, kendini solcu olarak ifade edenlerle milliyetçi bilinenler ağır kayıplar verdiriyordu. Çorum, Maraş, Sivas ve daha başka kentsel şiddet olayları akılcı düşündürecek yerde daha da şiddetleniyordu. Ne olduğu, niçin olduğu belli olmayan bir kan davası başlamıştı.

 

“Yeni Çağ” dergisinin Nisan ve Mayıs 1980 sayılarında Aydın Engin, Faşizm geliyor diye yazıyordu.

 

Hep şunu sorardık; Faşizm aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı gelecek?

 

Anlasak da, anlamasak da çok bilenler “iktidar erki”, “yürütme yasama ve yargının tek elde toplanması” daha bilmişler “kuvvetler ayrılığı” derdi.

 

Biz sadece Faşizmi MHP’nin tek başına iktidara gelip bütün solcuları keseceği temelinde algılıyorduk. Tabii ki sermayenin en gerici kanadını da onlar zannediyorduk.

 

“Kuvvetler ayrılığı” konusunda çok ciddi şekilde okunacak düşünürlerin başında John Locke,  “MONTESQUİEU” ve J.J. Rousseau gelir. Ortak bir görüşle yürütme, yasama ve yargının tek elde toplanmasının diktatörlere, zorbalara ve despotlara uygun bir yönetim tarzı olduğunu yazarlar. Osmanlı döneminde yaşayanlar bu sistemi, bu öğelerin içine din gücünü de katarak 1908 öncesini yöneten Halife Padişahlar zamanında gördü. Bizler de bunu yıllar sonra, okumaya başlayınca öğrendik. O zamanlar siyasi söyleme “Faşizm” girmemişti. Çok sonralar Mussolini, Hitler ve daha başkaları cahil halkın oylarıyla veya silahlı darbelerle tüm devlet yönetimini yasama, yürütme ve yargıyı hükmü altına alarak halkına kan kusturmuştu. Şimdi bu durum bazı geri kalmış veya sömürge ülkelerde görünmesine rağmen, bizde de kapıyı açmış içeriye girmiş vaziyette.

 

 1980 öncesi askerin yukarıdan gelen faşist bir darbe yapacağı ayan beyan ortadaydı. Ülke koşulları artık olgunlaşmıştı. Parti ilk önce savunma milisleri diye bir palavra sıktı, sonra bundan vazgeçti. Daha sonra kadro veya daha başka gerekli şeyleri saklayacak yerler tespit edildi. İlişkilerin kopmaması için yedek kadrolar hazırlandı.

 

Tam 30 yıl önce sabah işe giderken polisler yolumu kesince öğrendim darbe olduğunu. Önce şaşırdım sonra bir rahatlama geldi düşüncelerime; geliyordu, gelecekti diyerek, yıllarca tartıştıktan sonra, en nihayet gelmişti işte. İlk defa akl-ı baliğ olmanın ıslaklığını yaşamış toy bir çocuk gibi rahatlamış, mutlu olmuştum. Çünkü ne olacaksa biran evvel olsun-bitsin düşüncesi hâkim olmaya başlamıştı.

 

Hep “Komünisttin görevi Faşizme karşı direnmektir” veya “Devrimcinin işi devrim yapmaktır”  diyerek şartlandırıldık. Öyle ya koskoca TKP idik. İşçi sınıfı bizden öncülük görevi bekliyordu.

 

Birkaç tane İGD’li ve İKD’li tutuklanıp salıverildi. Bazı sendikacılar da tutuklandı, bazıları salıverildi. Bazı solcu guruplar işkencelerde eziyet çekiyor, kimileri de öldürülüyordu.

 

Amerikan çocuklarının başı “Asmayıp da besleyelim mi” diyerek asma mantığının ekonomik nedenlerini ileri sürüyor, çok adaletli (!) davrandığı için “dengeli asıyoruz, iki soldan iki sağdan” diyerek, adaletin nasıl olduğunu izah ediyordu. Bir başka Amerikan çocuğu “Niçin cop sokalım taş gibi askerlerimiz var” diyordu. En büyük işveren örgütünün başkanı “Şimdiye kadar hep bizim anamız ağladı, şimdi onlar ağlayacak, şimdi kartlar bizim elimizde bu düzen bizim düzenimiz, artık biz düzeceğiz” diyerek Faşizm’in sermaye birikimi ile barbar sömürü arasındaki ilişkisini açıklıyordu.

 

 Birkaç hafta sonra geldi, TKP Merkez Komitesi’nin darbe hakkındaki düşünceleri. “Faşizm değil askersel devirme” dediler. Biraz da 27 Mayıs askeri darbesiyle özdeşleştirme çabaları içine de girmeye çalıştılar ama tutturamadılar.

 

TKP den son gelen emir ise “Kenan Evren demokrat adam bize dokunmuyor, biz albaylar cuntasından korkuyoruz, onlar gelirse ülke kan gölüne döner, işte o zaman silahlı direnişe gececeğiz” oldu.

 

 Papaz Martin Niemöller’in dediği gibi, uslu çocuklar olarak sıranın bize gelmesini bekledik. Şu veya bu şekilde bir uzlaşma sağlandı. Bu arada ileride sermaye sınıfının işine yarayacak ajanları, provokatörleri, has çocuklarını yurt dışına çıkardılar. İlahlara birkaç tane yem atmak için birkaç merkez komitesi üyesini faşizme teslim ettiler. 1981 Mayısında başlayıp 15–16 Haziran gecesine kadar süren  “Kırmızı Fener” operasyonu ile “TKP’yi bitirdik” dediler.

 

Ben 15–16 Haziran gecesi tutuklandım. Kasetçalarda Âşık İhsani’ nin “15–16 Haziran” isimli türküsü çalıyordu. Âşık İhsani; “Sevgilim bunu bir kenara iyi yaz / 15–16 Haziranı olan bir ülkede faşizm fazla yaşamaz” diyordu.

 

Hiç beklemiyordum o gece geleceklerini, çünkü poliste 25 gündür tutuklu olan il üst yönetiminden devamlı şekilde “hiçbir şey yok, paniklemeyin bekleyin haberi geliyordu.”  İşkence veya baskı görmedikleri aşikârdı. Her gün görüşme yapıyorlardı, evlerden de devamlı iyi yiyecekler gidiyordu.  Biz dışarıdakiler, onlardan fazla stresli yaşıyorduk. O gün bana gelen özel haber ise “bizi yarın salacaklar” oldu.

 

Yakalanma, polis, hapishane sürecini sonraya bırakarak günümüze gelmek istiyorum.

 

Bir Komünist Partisi’nin faşizmle işbirliği belki de ilk defa bizimle gerçekleşti. Bu aynı zamanda Komünist ilkelerin ilk defa faşizmle özleştirilmesi de demektir. Parti tüzüğüne rağmen, bu emre kayıtsız şartsız teslim olmak, karşı çıkmamak, faşizmle işbirliğini bütün örgüt üyelerinin de kabullendiği anlamı taşımaktır.

 

Kısaca bu kararı alan o zamanki TKP Merkez Komite üyeleri birinci dereceden, ötekiler de bilerek veya bilmeyerek faşizmle işbirliği suçu işlemişlerdir.

 

Bana U.O’un ve B.B’in dediğine göre bu karara ciddi şekilde karşı çıkan yoktur. A.K’a göre ise; bu karara karşı çıkamamanın nedeni o zamanki katı disiplindir.[1] Bir başkasına göre o koşullarda buna karşı çıkmak imkânsızdır. Ama bunun nedeninin, bütün yöneticiler tarafından, çapsızlıktan, korkaklıktan ve “gemiyi kurtaran kaptandır” gibi fırsatçı bir düşünceden kaynaklandığı bilindiği halde bu hiç kimse tarafından kabullenilmediği gibi, hainliğin ve işbirlikçiliğin suçluları kendilerini lekesiz süt gibi gösterme çabası içine girdiler.

 

Bazıları dışarıya kaçırılmıştır, bazıları Türkiye’de teslim edilmiştir. Bazı anı kitaplarında ise, ileride başa bela olmasın diyerek,  üst yöneticiler tarafından Avrupa’dan Türkiye’ye görevli gönderilip ihbar edilmiştir. Ama olan bir kaç tane yığıt kardeşimize oldu.

 

Faşizmin işbirlikçilerinin en önde gidenleri , “Bize en yakın parti ANAP’tır”  ile “141–142 ve 163 hayır” sloganlarını atarak Türkiye’ye döndüler. “Marksizm öldü”, “İşçi sınıfı ideolojisi yalanmış” diyerek Sovyetlerin çökmesini de ihanetlerine ideolojik kılıf olarak kullandılar. Tabii ki sermaye sınıfı bu hizmetlerine o zamanın ekonomik değeri ile 5’er milyar TL ikramiye verdi.

 

Daha başkaları ihanet öyküleriyle 100 milyar kadar üstün hizmet, kimisi de “Avrupa Birliği Hibe Fonu”ndan oldukça yüksek miktarda işbirliği parası aldılar.

 

Son referandumda birçok gerekçeyle “evet” de, “hayır” da denilebilir. Bu herkesin takdir hakkıdır. Seçme, seçilme, vicdan ve kanaat hürriyetleridir. Burası beni ilgilendirmiyor.

 

Almanya’da, İtalya’da, Şili,’de ve başka ülkelerde Faşistler yargılanırlarken işbirlikçileri de yargıladılar.

 

Bizde de, 12 Eylül dönemi TKP Merkez Komite üyelerinin tümü birden 12 Eylül Faşizmi’nin birinci dereceden işbirlikçileridir. Bunların içinde işbirlikçi olmayan varsa açıkça ortaya çıkıp konuşmalıdır. Bunu hiç olmazsa 12 Eylül’de ölen TKP lilerin ve devrimcilerin onuru için yapmalıdır.

 

Son referandumda Kenan Evren’in yargılanması için “evet” oyu kullandığını söyleyen TKP’liler ve kendini sosyalist, devrimci, demokrat olarak ifade edenler iyi bilmelidirler ki İran’da TUDEH (Komünist Partisi) şaha karşı Humeyni ile aynı işbirlikçiliğin içine girmişti. TUDEH’liler, Türkiye solunun Tanzimat’tan bu tarafa (Jön Türkler de dâhil) günümüze kadar verdiği kayıpları, İran’da bir gece içinde iş makineleriyle asılarak veya kurşuna dizilerek verdiler. Humeyni’yle iş birliği yapan Halkın Mücahitleri’nden ve TUDEH’den, İran’da şimdi bir kişi dahi yaşamıyor.


[1] Eğer geçmişte söylediklerini bugün inkâr ederlerse hiç şaşırmam. Ama kamuoyu artık onları iyi tanımaktadır. Fazlaca inandırıcı olma şansları yoktur.

 

arşiv

     
 

Haber Zonguldak

 

Kuruluş; 17 Eylül 2005 Cumartesi

   
  
12 Eylül