|
|
|
Yaz tatili gelip çattığında, bizi memlekete götürecek yolcu
gemisinin hayali ile yaşardık. “Memleket” diyorum çünkü o zamanlar
öyle söylerdik. Bu gemiler bazen Marmara, Ege, Akdeniz bazen de Ordu ve
Giresun gemileri olurdu. “Tarı” gemisindeki bebeklik günlerimi
hatırlamıyorum. Bu yüzden olacak deniz yolculuğuna özel bir tutkum var.
Bir zamanlar Karadeniz sularında seyreden her yolcu gemisi, Zonguldak
limanına uğramadan geçmezdi. Beyaz gemilerin limana giriş ve çıkışlarında
çıkardıkları selamlama düdükleri, ta o zamanlar hafızamdaki yerini almıştı.
Şimdi beyaz yolcu gemilerini, turistik kentlerimizde ancak görebiliyoruz.
Sahil kenarından ışıkları görülebilen yerleşim merkezlerin,
açığına demirleyen gemimiz; kendisine yanaşan teknelerden yük alır, boş
olanlarına da yük bırakırdı. Çoğu yelkenli olan iri teknelerin yükleri,
bazen koyunlar, bazen de tahıl çuvalları olurdu. Çocuk aklımız ile bu
teknelerin sahile gidesiye kadar batacağını düşünürdük. Yolcu gemimiz,
Ordu’nun açıklarına, dört ya da beş günde varırdı. Bu süre, geminin
ambarının boş veya dolu olmasıyla ilgili bir konuydu. Ordu’nun açıklarına
demirleyen gemimize yanaşan balıkçı motorlarına biner, dalgalarla boğuşarak
sahildeki tahta iskeleye yanaşırdık.
Sonra sahile çıkar “Çarıkçı Mahmut’un Oteli”ne giderdik.
Otelin alt katında sabahlardık. Çocuk olduğumuzdan olacak, çoğu zaman
bizden para almazlardı. Öyle hatırlıyorum. O zamanlar, doğrudan köye gitme
olanağı hiç kimse için yoktu. Önce kasabaya (Ulubey) gidilirdi. Alışveriş
yapmak için kasabaya gelen atlılar beklenir, onunla köye gidilirdi. Biz de
öyle yapardık. Kentten kasabaya kalkan ilk arabada yerimizi alır, saatlerce
arabanın içinde beklerdik. Bu araba çoğu zaman bir kamyon olurdu.
Ulubey’e gittiğimizde “Kaymazlar”ın oteline yerleşir,
ertesi güne kadar doyasıya uyurduk. Kaymazların bir de bakkalı vardı. Bizim
köylülerimiz, buradan alışveriş yaparlardı. Babamın, büyükbabama gönderdiği
mektupların yüzüne “Bakkal Kaymazların Eliyle” diye yazdırdığı bakkal
burasıydı. Çocukluk duygularımızla, otel ve bakkal bizim oluverirdi hemen.
Önceden çekilen telgraflardan, yolda olduğumuz bilinir ve
kasabaya gidecek olan atlılar uyarılırdı. Kasabaya getirilen yağ, peynir,
patates ve kaçak hartamaların yerine; gazyağı, tuz, şeker, çay ve basma
elbiselikler alınırdı. Atlar, Uzunmahmut yolundan Kızılot yokuşuna
sarıldığında, atların peşi sıra seğirtir dururduk. Böyle bir yolculukların
birinde, atın heybesine yerleştirilip köye götürüldüğümü anımsıyorum.
Şimdiki adı Pınarlı olan Mahmat Köyü’nün yaylasına
vardığımızda bütün yorgunluklar unutulurdu. Manda ve ineklerin
boyunlarındaki kelek sesleri, koyun ve kuzu melemelerine karışıyordu. Bu
muhteşem senfoninin hafızalarımıza kazındığını yıllar sonra anlayabilmiştim.
Yayla evimiz çam ağaçlarından yapılmıştı ve altında büyükbaş
hayvanlar olurdu. Koyunların barındığı ağıllar, pek uzağımızda olmazdı.
Ağılların yakınlarından kangal köpeklerinin havlamaları, ara ara sisli
gökyüzünü aralardı. Kurt ve ayı korkusundan pek uzağa gidemezdik. Kangal
köpekleri en yakın dostumuz oluvermişlerdi.
Okullar açılmadan bir ay önce geri dönmemiz gerekiyordu.
Koyunların yünlerinden yapılan yün yorganlar, yüklerimizi kabartırdı. Durak
Köyü’ne, halanın yanına uğrayıp torbalara doldurduğumuz fındıklarla, yükümüz
daha da artardı. O zamanlar köyümüze fındık daha dikilmemişti. Oysa şimdi
bütün araziler fındık ağaçlarından görülmüyorlar.
Kırk yıl aradan sonra yine yaylalarıma, vahşi doğaya
kavuşmuştum. Elimde fotoğraf makinesi görüntüleri kaçırmamaya çalışıyorum.
Sisler arasında bir görünüp bir kaybolan birçok yayla evlerinden, dördünün
bacası tütüyordu. Konukları oldum. Hepsi tanıdık olduklarından, eski
günleri konuşarak anılarımızı tazeliyoruz. Yaylaya birkaç kurt dadanmış,
yedi koyunlarını kapmıştı. “Bu işin çekiciliği kalmadı!” diyordu Nuri
Dayı. “Kurt” kelimesini duyunca içimde farklı bir sevinç duyguları
kabardı. Sevincimi Nuri Dayı’ya hissettirmemeye çalıştım. Bir kaç kara
kovan balını ayıya kaptırdığını söyleyince sevincim arttı. Vahşi yaşamın
hala devam ediyor olması mucizeydi. Benim için iyi olan yaylacılar için iyi
gözükmüyordu. Bunun bir çözümü olmalıydı.
Koyun
ağıllarının bulunduğu yerden köpek havlamaları geliyordu. Karanlığın içinden
havaya sıkılan tüfek sesleriyle, ağılların olduğu tarafa koşuyoruz. Kurtlar
ağıllara yanaşmışlar, köpekler de onları kovalamış. “Bu işin sonu yok,
birikimlerimizi kurtlara yediriyoruz!” diyor Muammer. Geç vakte değin
konuşuyoruz. Beni evlerine konuk etmek istiyorlar. Onları kırmadan, dışarıda
yatacağımı söylüyorum. Şaşırıyorlar.
“Ben aynı zamanda bir
fotoğrafçıyım”
diyorum. İlk kez, maden fotoğrafları dışında fotoğraf çalışması yapacağımı
söylediğimde, pek bir şey anlamıyorlar. Fotoğrafları gündüz de
çekebileceğimi söyleyip, ısrarcı oluyorlar. Çadırda yatıp, sabahın ilk gün
ışıklarında fotoğraf çekimi yapacağımı anlatıyorum.
Çam kütüklerinden çıkan alevlerin eşliğinde, Samanyolu
galaksisini izliyorum. Gök taşları atmosfere girmek için yarış ediyorlar.
Yaşamım boyunca ilk kez gökyüzünün bu kadar kalabalık olduğuna tanıklık
ediyorum. Karşı dağların arkasında, Gölköy, Gürgentepe ve Ulubey’in ışıkları
görülüyor. Eskiden hiç bir ışık görünmezdi oysa. “Teknolojinin kuşatması
yayılıyor” diye düşünüyorum.
Sabah
esintisin önüne kattığı ezan sesi, esintiyle birlikte alçalıp yükselirken,
bir taraftan da yeni günün haberini veriyordu. Evlerin bazılarında kapılar
açılıp kapandı. Gündüz çektiğim fotoğraf karelerinin tekrarını yapıyorum.
Sabah güneşi öncesi oluşan mavi ışık, fotoğraflara başka bir tat veriyor.
Yayladan fazla uzağa açılamıyorum. İnekleri sağmaya inen Alim, beni sabah
kahvaltısına çağırıyor. Kahvaltıdan önce bir tas sıcak koyun sütünü içmemi
istiyor. Kendileri her zaman öyle yaparlarmış. Sütü içiyorum.
Güneş, sislerin arasında bir görünüp bir kayboluyor.
Ağıllarından çıkan koyunlar; Horon Düzüne, Uzun Çayıra ve Berçin Tepesine
doğru yola çıkıyorlar. Fotoğraf çekimi sırasında köpekler iyice
huysuzlaşıyorlar. Benim olduğum yere yakın durup, sürünün içine girmemi
engelliyorlar. Köpeklerle aramdaki mesafeyi ayarlayıp, çobanlara yakın
durmaya çalışıyorum. Sisli görüntüler, fotoğraflara değişik tat veriyor.
Bu
arada alışılmadık, değişik bir hareketlenme oluyor koyunlarda. Ansızın
köpekler, sürünün arka tarafına doğru koşuşuyorlar. Bir kovalamaca başlıyor
sisli ormanın derinliklerine doğru. Biz de peşlerinden koşuyoruz. “Sürüye
kurt vurdu!” diyor Nuri Dayı. Sürünün içinden bir koyunu sürükleyerek
dışarı çıkartıyor. Koyunun boynunun altındaki kızıllığı ben de görüyor,
deklanşörüme basıyorum.
Köyümüze gidiş gelişler artık eskisi gibi olmuyor. Ne yayla
yolları yürünüyor, ne de Dokuz Dolambaç’tan kamyonlarla iniliyor. Melet Çayı
üzerinde yapılan elektrik santrallerin yüzü gözü hürmetine, vadi boyunca
Mesudiye’ye kadar tüneller ve yollar yapılmış. HES’lerin önümüzdeki günlerde
açılacağı söyleniyor. Yeni yol, Karadeniz Bölgesi’nin İç Anadolu Bölgesine
açılan en önemli bağlantı yolu olması acısından da oldukça önemli. Topçam
(Gebeme) Santrali’nin topladığı geniş su alanı, bölgenin iç kısımlarında
görülen karasal iklimi de yumuşatacağı kesin.
Melet
Çayının her iki yanındaki vahşi doğanın korunabilirliği, oldukça önem
taşıyor. Yörede yaşayan insanların, sadece bu ormanlarda tutunabilen;
bozayı, kurt, geyik, karakeçi, vaşak ve diğer kanatlılar konusunda sık sık
bilgilendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Çoban, koyunlarını; arıcı, bal peteklerini düşünür.
Ziraatla uğraşanlarda fındıklarını ve mısır tarlalarını düşünürler.
Köylerdeki yaşam, eskiden olduğu gibi yine zor şartlarda sürdürülüyor.
Fındık para etmiyor. Yaşam mücadelesi dağ köylerinde daha çetin ve zorlu
geçiyor. Yaylacıların kamusal desteğe ihtiyaçları olduğu kesin. Vahşi
hayvanlar için de öyle. Yaşam alanları gittikçe daralıyor. Köylere, düzlere
inmeye başlamışlar. Denge, vahşi yaşam aleyhine bozulmuş. Bunun önü
alınmazsa; bu yollara, barajlara ve bu topraklarla bağı olan herkese yazık
olacak. Çünkü eksik yaşayacaklar.
Önümüzdeki
günlerde Mesudiye Kurultayı’nın düzenleneceğini, Mesudiye’yi gezerken,
afişlerden okudum. Bu kurultayı oldukça önemsedim. Hizmeti geçenleri
yürekten kutluyorum. Kurultayda, umarım bu tür konuşmalar da yapılır. Üç
gün boyunca çektiğim fotoğraflarımı sizlerle paylaşmaktan mutluluk
duyuyorum. Gezi boyunca bana her türlü desteği veren Pınarlı Köyü Akpınar
Mahallesi Derneği eski başkanı İzzet Kara’ya iyi dileklerimi sunmadan yazımı
bitirmeyeceğim. Gönlüm diğer yaylaların dumanlı tepelerindeki, kurt ve çakal
ulumaları arasında kaldı. Diğer gezilerde buluşmak ümidiyle... |
arşiv
|