...haber zonguldak...haber zonguldak...haber zonguldak...haber zonguldak

 

 

  patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama patarlama      alaaddinkara@gmail.com

   

                                                                          Alaaddin Kara

 
   
   

Mesudiye yaylaları

25.08.2008

              
   

Yaz tatili gelip çattığında,  bizi memlekete götürecek yolcu gemisinin hayali ile yaşardık. “Memleket” diyorum çünkü o zamanlar öyle söylerdik. Bu gemiler bazen Marmara, Ege, Akdeniz bazen de Ordu ve Giresun gemileri olurdu. “Tarı” gemisindeki bebeklik günlerimi hatırlamıyorum. Bu yüzden olacak deniz yolculuğuna özel bir tutkum var.   Bir zamanlar Karadeniz sularında seyreden her yolcu gemisi, Zonguldak limanına uğramadan geçmezdi.  Beyaz gemilerin limana giriş ve çıkışlarında çıkardıkları selamlama düdükleri, ta o zamanlar hafızamdaki yerini almıştı.  Şimdi beyaz yolcu gemilerini, turistik kentlerimizde ancak görebiliyoruz.

 

            Sahil kenarından ışıkları görülebilen yerleşim merkezlerin, açığına demirleyen gemimiz; kendisine yanaşan teknelerden yük alır, boş olanlarına da yük bırakırdı. Çoğu yelkenli olan iri teknelerin yükleri, bazen koyunlar, bazen de tahıl çuvalları olurdu. Çocuk aklımız ile bu teknelerin sahile gidesiye kadar batacağını düşünürdük. Yolcu gemimiz, Ordu’nun açıklarına, dört ya da beş günde varırdı. Bu süre, geminin ambarının boş veya dolu olmasıyla ilgili bir konuydu.  Ordu’nun açıklarına demirleyen gemimize yanaşan balıkçı motorlarına biner, dalgalarla boğuşarak sahildeki tahta iskeleye yanaşırdık. 

 

            Sonra sahile çıkar “Çarıkçı Mahmut’un Oteli”ne giderdik.  Otelin alt katında sabahlardık. Çocuk olduğumuzdan olacak, çoğu zaman bizden para almazlardı. Öyle hatırlıyorum. O zamanlar, doğrudan köye gitme olanağı hiç kimse için yoktu. Önce kasabaya (Ulubey) gidilirdi. Alışveriş yapmak için kasabaya gelen atlılar beklenir, onunla köye gidilirdi. Biz de öyle yapardık. Kentten kasabaya kalkan ilk arabada yerimizi alır, saatlerce arabanın içinde beklerdik. Bu araba çoğu zaman bir kamyon olurdu.

 

            Ulubey’e gittiğimizde “Kaymazlar”ın oteline yerleşir,  ertesi güne kadar doyasıya uyurduk. Kaymazların bir de bakkalı vardı. Bizim köylülerimiz, buradan alışveriş yaparlardı. Babamın, büyükbabama gönderdiği mektupların yüzüne “Bakkal Kaymazların Eliyle” diye yazdırdığı bakkal burasıydı. Çocukluk duygularımızla,  otel ve bakkal bizim oluverirdi hemen.

 

            Önceden çekilen telgraflardan, yolda olduğumuz bilinir ve kasabaya gidecek olan atlılar uyarılırdı. Kasabaya getirilen yağ, peynir, patates ve kaçak hartamaların yerine; gazyağı, tuz, şeker, çay ve basma elbiselikler alınırdı. Atlar, Uzunmahmut yolundan Kızılot yokuşuna sarıldığında, atların peşi sıra seğirtir dururduk. Böyle bir yolculukların birinde,  atın heybesine yerleştirilip köye götürüldüğümü anımsıyorum.

 

Şimdiki adı Pınarlı olan Mahmat Köyü’nün yaylasına vardığımızda bütün yorgunluklar unutulurdu. Manda ve ineklerin boyunlarındaki kelek sesleri, koyun ve kuzu melemelerine karışıyordu. Bu muhteşem senfoninin hafızalarımıza kazındığını yıllar sonra anlayabilmiştim.  

 

Yayla evimiz çam ağaçlarından yapılmıştı ve altında büyükbaş hayvanlar olurdu. Koyunların barındığı ağıllar, pek uzağımızda olmazdı. Ağılların yakınlarından kangal köpeklerinin havlamaları, ara ara sisli gökyüzünü aralardı. Kurt ve ayı korkusundan pek uzağa gidemezdik.  Kangal köpekleri en yakın dostumuz oluvermişlerdi.  

 

Okullar açılmadan bir ay önce geri dönmemiz gerekiyordu.  Koyunların yünlerinden yapılan yün yorganlar, yüklerimizi kabartırdı. Durak Köyü’ne, halanın yanına uğrayıp torbalara doldurduğumuz fındıklarla, yükümüz daha da artardı. O zamanlar köyümüze fındık daha dikilmemişti. Oysa şimdi bütün araziler fındık ağaçlarından görülmüyorlar.

 

   Kırk yıl aradan sonra yine yaylalarıma,  vahşi doğaya kavuşmuştum.  Elimde fotoğraf makinesi görüntüleri kaçırmamaya çalışıyorum.  Sisler arasında bir görünüp bir kaybolan birçok yayla evlerinden, dördünün bacası tütüyordu. Konukları oldum. Hepsi tanıdık olduklarından,  eski günleri konuşarak anılarımızı tazeliyoruz.  Yaylaya birkaç kurt dadanmış, yedi koyunlarını kapmıştı. “Bu işin çekiciliği kalmadı!” diyordu Nuri Dayı. “Kurt” kelimesini duyunca içimde farklı bir sevinç duyguları kabardı. Sevincimi Nuri Dayı’ya hissettirmemeye çalıştım.  Bir kaç kara kovan balını ayıya kaptırdığını söyleyince sevincim arttı. Vahşi yaşamın hala devam ediyor olması mucizeydi.  Benim için iyi olan yaylacılar için iyi gözükmüyordu. Bunun bir çözümü olmalıydı.

 

Koyun ağıllarının bulunduğu yerden köpek havlamaları geliyordu. Karanlığın içinden havaya sıkılan tüfek sesleriyle, ağılların olduğu tarafa koşuyoruz. Kurtlar ağıllara yanaşmışlar, köpekler de onları kovalamış. “Bu işin sonu yok, birikimlerimizi kurtlara yediriyoruz!” diyor Muammer. Geç vakte değin konuşuyoruz. Beni evlerine konuk etmek istiyorlar. Onları kırmadan, dışarıda yatacağımı söylüyorum. Şaşırıyorlar.

 

“Ben aynı zamanda bir fotoğrafçıyım” diyorum.  İlk kez, maden fotoğrafları dışında fotoğraf çalışması yapacağımı söylediğimde, pek bir şey anlamıyorlar. Fotoğrafları gündüz de çekebileceğimi söyleyip, ısrarcı oluyorlar.  Çadırda yatıp, sabahın ilk gün ışıklarında fotoğraf çekimi yapacağımı anlatıyorum.  

 

Çam kütüklerinden çıkan alevlerin eşliğinde, Samanyolu galaksisini izliyorum. Gök taşları atmosfere girmek için yarış ediyorlar. Yaşamım boyunca ilk kez gökyüzünün bu kadar kalabalık olduğuna tanıklık ediyorum. Karşı dağların arkasında, Gölköy, Gürgentepe ve Ulubey’in ışıkları görülüyor. Eskiden hiç bir ışık görünmezdi oysa.  “Teknolojinin kuşatması yayılıyor” diye düşünüyorum. 

 

Sabah esintisin önüne kattığı ezan sesi, esintiyle birlikte alçalıp yükselirken, bir taraftan da yeni günün haberini veriyordu. Evlerin bazılarında kapılar açılıp kapandı.  Gündüz çektiğim fotoğraf karelerinin tekrarını yapıyorum. Sabah güneşi öncesi oluşan mavi ışık, fotoğraflara başka bir tat veriyor. Yayladan fazla uzağa açılamıyorum. İnekleri sağmaya inen Alim, beni sabah kahvaltısına çağırıyor. Kahvaltıdan önce bir tas sıcak koyun sütünü içmemi istiyor. Kendileri her zaman öyle yaparlarmış. Sütü içiyorum.

 

 Güneş, sislerin arasında bir görünüp bir kayboluyor. Ağıllarından çıkan koyunlar; Horon Düzüne, Uzun Çayıra ve Berçin Tepesine doğru yola çıkıyorlar. Fotoğraf çekimi sırasında köpekler iyice huysuzlaşıyorlar. Benim olduğum yere yakın durup, sürünün içine girmemi engelliyorlar. Köpeklerle aramdaki mesafeyi ayarlayıp, çobanlara yakın durmaya çalışıyorum.  Sisli görüntüler,  fotoğraflara değişik tat veriyor.

 

Bu arada alışılmadık, değişik bir hareketlenme oluyor koyunlarda.  Ansızın köpekler, sürünün arka tarafına doğru koşuşuyorlar. Bir kovalamaca başlıyor sisli ormanın derinliklerine doğru. Biz de peşlerinden koşuyoruz. “Sürüye kurt vurdu!” diyor Nuri Dayı.  Sürünün içinden bir koyunu sürükleyerek dışarı çıkartıyor.  Koyunun boynunun altındaki kızıllığı ben de görüyor, deklanşörüme basıyorum.

 

 Köyümüze gidiş gelişler artık eskisi gibi olmuyor. Ne yayla yolları yürünüyor, ne de Dokuz Dolambaç’tan kamyonlarla iniliyor. Melet Çayı üzerinde yapılan elektrik santrallerin yüzü gözü hürmetine, vadi boyunca Mesudiye’ye kadar tüneller ve yollar yapılmış. HES’lerin önümüzdeki günlerde açılacağı söyleniyor. Yeni yol, Karadeniz Bölgesi’nin İç Anadolu Bölgesine açılan en önemli bağlantı yolu olması acısından da oldukça önemli. Topçam (Gebeme) Santrali’nin topladığı geniş su alanı, bölgenin iç kısımlarında görülen karasal iklimi de yumuşatacağı kesin.

 

Melet Çayının her iki yanındaki vahşi doğanın korunabilirliği, oldukça önem taşıyor.   Yörede yaşayan insanların, sadece bu ormanlarda tutunabilen; bozayı, kurt, geyik, karakeçi, vaşak ve diğer kanatlılar konusunda sık sık bilgilendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum.

 

 Çoban, koyunlarını; arıcı, bal peteklerini düşünür.  Ziraatla uğraşanlarda fındıklarını ve mısır tarlalarını düşünürler. Köylerdeki yaşam, eskiden olduğu gibi yine zor şartlarda sürdürülüyor.  Fındık para etmiyor. Yaşam mücadelesi dağ köylerinde daha çetin ve zorlu geçiyor.  Yaylacıların kamusal desteğe ihtiyaçları olduğu kesin. Vahşi hayvanlar için de öyle. Yaşam alanları gittikçe daralıyor. Köylere, düzlere inmeye başlamışlar.  Denge, vahşi yaşam aleyhine bozulmuş.  Bunun önü alınmazsa; bu yollara,  barajlara ve bu topraklarla bağı olan herkese yazık olacak. Çünkü eksik yaşayacaklar.

 

Önümüzdeki günlerde Mesudiye Kurultayı’nın düzenleneceğini, Mesudiye’yi gezerken, afişlerden okudum. Bu kurultayı oldukça önemsedim. Hizmeti geçenleri yürekten kutluyorum. Kurultayda, umarım bu tür konuşmalar da yapılır.  Üç gün boyunca çektiğim fotoğraflarımı sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Gezi boyunca bana her türlü desteği veren Pınarlı Köyü Akpınar Mahallesi Derneği eski başkanı İzzet Kara’ya iyi dileklerimi sunmadan yazımı bitirmeyeceğim. Gönlüm diğer yaylaların dumanlı tepelerindeki, kurt ve çakal ulumaları arasında kaldı. Diğer gezilerde buluşmak ümidiyle...

arşiv

         
     
 

Haber Zonguldak

 

Kuruluş; 17 Eylül 2005 Cumartesi

   
Ruhi Su / Hasan Dağı