Bilgiler 17.01.2006 için geçerlidir
 
Mehmet ÇINARLI
(Şair - Yazar, Ermenek 1925 - 1999)

         Şair, yazar. Ermenek’te doğdu. Orta öğrenimini Antalya Lisesi’nde, yüksek öğrenimini Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı (1948). Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü 1. Mümeyyizliği (1951), Kontrolörlüğü (1954), Şube Müdürlüğü (1917), Genel Müdür Muavinliği (1960), Müşavirliği (1964), Maliye Bakanlığı Tetkik Kurulu üyeliği (1964) ve Sayıştay üyeliği yaptı. Oradan Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi. Bu görevinden emekli oldu. 18 Ağustos 1999’da depremden bir gün sonra vefat etti.

 

          Çınarlı’nın edebiyat hayatı 1941 yılında başladı. Şiirlerinde genellikle aruz kullandı. 1950-1980 arası ilk şiirlerini “Çınaraltı” ve “Doğu” (Zonguldak) dergilerinde yayınladı. Daha sonra kurucuları arasında bulunduğu “Hisar”, “Çağrı”, “Türk Edebiyatı” dergilerinde yazdı. Yazı çalışmalarında Tahir Karaoğuz’un Zonguldak’ta yayınladığı “Doğu”nun büyük yeri vardır. Çınarlı bunu; “O yıllarda Ankara ve İstanbul’daki sanat dergilerinin kozmopolit, batı taklitçisi, ulusal değerlerle yabancı havasından uzaklaşmak isteyen yazar ve okurlar, Karaoğuz’un “Doğu” dergisine sığınırlardı. Bu yüzden “Doğu”, bazı sayılarıyla Türkiye’nin en olgun ve kaliteli dergileri arasında sayılabilecek düzeye ulaşmıştı.” Sözleriyle ifade etti.

 

         Eserleri: Güneş Renginde Kadehlerle (1958), Gerçek Hayali Aştı (1969), Halkımız ve Sanatımız (makale ve denemelerinden seçmeler, 1970), Bir Yeni Dünya Kurmuşum (şiirler, 1974, Türkiye Milli Kültür vakfı Şiir Armağanı, 1976), Söylemek Yaraşır (yazılar 1978) , Sanatçı Dostlarım (anılar, 1979), Aynı Yolda (yazılar 1987), Zaman Perdesi.

 

Gülüm

Saçlar ağardı; sanma ki yaşlanmışız gülüm
Vallahi neyse sendeki hoşlanmışız gülüm

Yıllar geçtikçe gönül uslanır sanıp
Düşmüş büyük hatalara aldanmışız gülüm

Gel ağzı süt kokanlara yaklaşma zevki yok
Onlar gibiyken aşkı oyun sanmışız gülüm 

 

Onlar

Sustuk sabırla, her şeyi öğrettiler bize.
Sevdikçe, nefret etmeyi öğrettiler bize.

Bir silkinişte ülkeye peygamber oldular,
Çektik, bütün günahları yüklettiler bize.

Bin bir düzenle saygıyı, imanı öldürüp,
İnkarı, kini, şüpheyi devrettiler bize.

Kaynarken ortalıkta cehennem kazanları,
Cennet, barış masalları dinlettiler bize.

Bizsiz ayakta durmaya yetmezdi güçleri,
Her gün bizimle güçlenerek, yettiler bize.

 

Yılbaşı Düşüncesi

I

Dışarda kar dönüyor, içerde insanlar.
Birer umut ve aldanışla geçti nisanlar.

Gülen bu tatlı kadın, şu nazlanan cici kız
Sanır ki davet eden gözlerin yabancısıyız.

III

Dışarda ses ve nefes yok, içerde caz tepinir
Bir el içimdeki tellerde durmadan gezinir

Neden o bestelerin hepsi kalmış öyle yarım
Neden bu şarkıyı duymaz da kimse, ben duyarım?

IV

Dışarda bir tek ağaç, içerde çam dalı var
O hür dağın efesiyken ne hale koymuşlar!

Bugünki pek sayılan bir günüydü İslâmın;
Gelişti bir yeni din çevresinde süslü çamın.

Janet ve Jim gibi içmekte Ayşe, Ahmet de;
Bütün duman ve sis, İsa da yok, Muhammed de.

Derin bir ince sızıyla burkulur kalbim
Köküyle bağları kopmuş süslü çam gibiyim. 

 
ÇINARLI'DAN BİR ÖYKÜ
 

Bir Sincabım vardı...

YAZ GÜNLERİ, Ermenek bağlarında, sincap peşinde koşardım. Arkadaşlarımla birlikte yakaladığımız büyük sincapların ehlileştirilmesi çok zor olduğu, henüz süt emen yavruların ise beslenmesi mümkün olmadığı için, biraz büyümüş ve ceviz yemeye başlamış bir yavru sincap edinmeyi çok istiyordum. Orta kısmın ikinci sınıfından üçüncü sınıfına geçtiğim yılın yaz mevsiminde böyle bir yavru elime geçti. Onu kısa zamanda kendime alıştırdım.

 

Ne var ki, okulların açılma zamanı gelip çatmıştı. Yavru sincabımı bırakıp gitmeye gönlüm razı olmadı, onu da yanımda götürmeye karar verdim. Sincap, yol boyunca pantolon cebimde uyuyarak, mola verilen yerlerde yiyip içerek, salimen Konya’ya ulaştı ve okuldaki dolabımın bir köşesine yerleşti.

 

Her şey çok iyi gidiyordu. Teneffüs zamanları, dolabımı açtığımda, sincap omzuma atlıyor, benimle lavaboya kadar gidip, avucumdan su içiyordu. Cevizim ise onun yiyip bitiremeyeceği kadar boldu. Zamanla okul arkadaşlarım da sincaba alışmaya ve onu sevmeye başladılar. Bahçede onunla oynuyor, onu koşturuyor, üstümüze tırmandırıyorduk.

...

Günler geçmiş, Konya’nın şiddetli kışı başlamıştı. Okul binasının soba yanan dershaneler dışındaki yerleri—tabii bu arada dolapları—çok soğuk oluyordu. Bir sabah sincabımı dolapta büzüşüp kalmış buldum. Ne her zamanki gibi omzuma atladı ne de herhangi bir hareket yaptı. Birkaç gün bekleyip durumun değişmediğini görünce, öldüğüne kanaat getirip, onu yakındaki bir çöplüğe atıverdim. Hayretimi uyandıran, vücudunun hâlâ soğumamış olmasıydı. Bilgisiz çocuk kafamla daha fazlasını düşünememiştim.

 

Sincaplarla hep yaz aylarında uğraşır, onların kışın ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmezdik. Seneler sonra, bir biyoloji kitabından öğrendim ki, sincaplar, mevsimi geldiği zaman kış uykusuna yatarmış. Benim zavallı sincabım da kış uykusuna yattığı halde, ben onu öldü sanıp çöplüğe atmışım. Gerçeği öğrenince nasıl üzüldüğümü bilemezsiniz. Bugün bile hatırladıkça üzüntü duyar, sincabı beslemeye başlamadan önce, onun yaşayışını tam olarak öğrenmediğime hayıflanırım.

Allah’ın yaradılıştaki sırlarını öğrenmemek hayatımızda kim bilir nelere mâl oluyor.

 
haber zonguldak
◄◄◄