|
Muzaffer Tayyip'e
Mektup
İstanbul, 17.12.1942
...Rüştü'yü nasıl tanıdığımı soruyorsun. İnsan
yakınlarını öyle yakından tanıyabilir mi? Onları biz ölçüp biçmiş de
seçmiş değil, şöyle bir ısınıvermişizdir. Rüştü ile içli dışlı dost mu
idik, bilmiyorum. Ama bulunduğum ahbap meclislerinde herhalde arardım.
Onunla nasıl tanıştık. Kastamonu Lisesi'nde idik, o vaktin iyi sanat
dergilerini getiriyor, sınıflara dağıtıyordum. 4-B'de 113 Rüştü bu
dergilere en candan bir ilgi gösteriyor, ay başlarını iple çekiyordu.
Günlerden bir gün Sabahattin Batur, elinde bir şiir, çıkageldi.
"Bu", dedi "bizim Rüştü'nün, bir mecmuada neşrettirmek istiyor,
ne dersin?" Bu manzumecik henüz ilk adımlarını atıyordu. Bir dergide
boy gösterecek kadar değildi. "Bana kalırsa," dedim "şimdilik
neşretmesin." O bu şiirini (şimdi ne olduğunu hatırlamıyorum) Gündüz'e
gönderdi idi, bilmiyorum, çıktı mı idi. O günden sonra onların mütâalasında geceleri Sabahattin, O, ben toplanır, en arka
sıraların birinde, şiirden, şairden konuşur gece nöbetçisinin bilmem
kaçıncı ihtarıyla ancak yerimizden kalkar, yatakhaneye
giderdik.
Zonguldak'ta çalışırken daireden ondan önce
çıkardım, iskelenin başında gözüm, "Ereğli Kömür İşletmesi"nin
kapısında onu beklerdim. Eğer dergilerin gelme günü ise doğru Halkevi'ne
gider, Nuri amcadan onları alır, okurduk. O gelen bu sanat dergi ve
gazetelerine aç kurt gibi sarılır, doymayacak gibi okurdu. Posta olmadığı
günler iskelede gezinir, hiç konuşmadan, belki de aynı şeyler üzerinde,
dalar, giderdik. Büyülü, sıcak yaz akşamlarına "Ahmet Hamdi
akşamları" adını koymuştuk. İskelede kaynaşan insanlara, bu ayak üstü,
uyanık rüya görür vehamettiğimiz adamlara, hamallara, muçolara, Amasralı
kayıkçılara "Sait Faik adamları" derdik. Bilmiyorum, nedendir.
(Sait Faik'i okuduğumuzdan mı, kim bilir) içimizde bu adamlara karşı
bitmez, tükenmez bir sevgi, bir yaklaşma duyar, onların (belki hayalen)
saadetiyle mesut olur, onların kaderleriyle
üzülürdük.
Çingenelere bayılırdı. Onu ne vakit arasam Çingene
mahallesinde bulurdum. "Bilmezsin Kemal", derdi, "bu insanlarda
hayat bambaşka. Ben gerçek yaşamayı onlarda buldum." Osman Kaygılı'nın
Çingenelerine galiba bunun için tutkunum.
O sıralarda gene, "Muhakkak bir şiir kitabı
çıkarmalıyım." diye tutturdu. Günlerce çıkaracağı kitabın neşesiyle
gezdi durdu.
Bir aralık bir sanat dergisi çıkarmayı düşündü. Bu
işe beni de karıştırdı. Neye başlasa iştah ile, hararetle başlardı.
Petek'in ilanları bu yüzden vakitsiz
asıldı.
Burada, Beşiktaş'ın bir sokağında, Şair Leyla
sokağında, çıkaracağı şiir kitabının hülyası içinde sessiz, sakin
akşamları ederdi. Bir de (Şimdi ne oldu bilmem) Şair Leyla Sokağı
diye bir şiir yazmıştı. Bu sokaktan, bu sokağın insanlarından memnundu.
Hasılı yaşamaktan memnundu. "Ondan zarar gelmezdi, kovandaki arıya,
yuvasındaki kuşa, kendi halinde yaşardı, şapkasının altında sebepsiz
gülüşüyle caddelerde, memnuniyetinden, ve bu çılgınlık delicesine, içinden
geliyordu. Dilsiz değildi, susamazdı, öyle ölüler gibi, bu güzel dünya
ortasında."
Şiiri taparcasına benimsemişti. Düşüncesiyle, eti
ve kanıyla sanatın malı olduydu. En güzel şiirleri yazacağına kani
idi.
Öyle sanıyorum ki, Muzaffer onu bizden ziyade
"kenarın dilberleri" arayacak. Biz onu, bir gün unutacağız. Belki
de unuttuk bile. İnsanoğlunun kaderi budur. Ama ara sıra da olsa, bazen bir
mısra, bazen bir nükte, bazen bir sevda hikâyesinin
kahramanı halinde yanı başımızda bitiverecek. O vakit "Aman",
diyeceğiz, "sen misin Rüştü?" Öldüğünü
unutacağız.
Gözlerinden öperim,
Muzaffer.
Kemal Uluser
(Kara Elmas; sayı 6,
01.01.1943) |