Bilgiler 11.02.2006 için geçerlidir
 
Behçet Kamal ÇAĞLAR
(Şair, Erzincan 1908 – 24 Ekim 1969 )

           Erzincan 'da doğdu. İlk ve ortaokulu çeşitli şehirlerde okuduktan sonra Kayseri lisesine girdi. Bu lisenin son sınıfından Zonguldak Yüksek Mühendis mektebine geçti. Okulu bitirince (1932) mesleğiyle ilgili çalışmalarda bulunmak üzere Fransa' ya gönderildi. Dönüşünde İktisat Bakanlığında görev aldı. Halk evleri müfettişliği yaptı. (1935 – 1939 ). Erzincan'dan milletvekili seçilerek parlâmentoya girdi (1941). Çok partili hayatın ilk dalgalanış yıllarında C.H.P milletvekilliğinden istifa ederek (1947) Robert Kolejinde öğretmenliğe başladı. Şadırvan adlı sanat dergisini kurdu. (1 Nisan - 25 Kasım 1949), 27 Mayıs 1960'dan sonra toplanan kurucu meclise üye seçildi. TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı, Akbank 'ta müşavirlik gibi görevlerde bulundu. İlk şiiri Zonguldak’ta yayınlanmakta olan "Yeni Zonguldak" gazetesinde yayınlandı. "Hayat", "Muhit", "Varlık", "Yedigün", "Ülkü", "Yücel", "İnkılâpçı Gençlik", "Millet", "Doğu Şadırvan", "Türk Dili" (1928 – 1968) dergilerinde yayımlanan şiirlerinde halk şiiri estetiğine bağlı biçimler içinde genellikle ulusal coşkuları yansıtmak istedi.

 

         Eserleri: Erciyes' ten Kopan Çığ (Şiir,1932), Çoban (Manzum Oyun, 1932), Burada Bir Kalp Çarpıyor (Şiir, 1933), Atilla (Manzum Oyun 1935), Hür Mavilikte (Gezi Notları, 1947), Dolmabahçe’den Anıt Kabir’e Kadar (1955), Kur'an-ı Kerimden İlhamlar (1966),  Benden içeri  (Şiir, 1966), Battal Gazi Destanı (1968),  Bugünün Diliyle Atatürk' ün Söylevleri (1968).

 

         Kaynak: Atilla Özkırımlı -  Türk Edebiyatı Ansiklopedisi - Cem yayınevi - İstanbul 1982

 
TARİHTE BUGÜN / CNN-Türk (24.10.2005)

Şair

Behçet

Kemal Çağlar

1969'da hayatını kaybetti.

 

 
Behçet Kemal
Erzincan milletvekilliği de yaptı
Behçet Kemal Çağlar 10 temmuz 1908'de orman müfettişi Sami Bey'in oğlu olarak Erzincan'da dünyaya geldi. Behçet ismi babasının amcasının ismi, Kemal de hürriyet kahramanı Namık Kemal'den geliyordu.
 
İlk okul yıllarında bile şiir ezberlemeye ve okumaya meraklı olan Behçet Kemal'e öğretmenleri okulun bahçesinde yüksek bir yere çıkararak babasının ezberlettiği şiirleri okuturlardı.
 
1916'nın sonbaharında babası Kudüs Ziraat Müdürlüğü'ne tayin edilince birkaç ay Kudüs'te kaldı. Kudüs'ten Kayseri'ye gelen Behçet Kemal, ilk, orta ve lise tahsilini Kayseri'de yaptı.
 
1925'te sınavla Zonguldak Maden Mühendis mektebine girdi ve 1929'da yüksek maden mühendisi olarak mezun oldu. Maden Tetkik Arama Enstitüsü merkez mühendisi olarak Ankara'da göreve başladı.
 
Halkevlerinin açılışında yazdığı ve şahsen rol aldığı 'Çoban' ve ardından yazıp ve oynadığı 'Ergenekon' piyesleri dolayısıyla Atatürk'ün dikkatini çekti. Böylece yazarlar ve politikacılarla yakın ilişkiler kurdu, hepsinin sevgi ve takdirini kazandı.
 
1935'te Halkevleri müfettişi olarak görevlendirildi, bu görev ile yurdun her tarafını dolaştı. Halk şiirleri ve halk sanatı ile yakından ilgilenmek fırsatını buldu. 1949'a kadar Erzincan milletvekilliği yaptı.
 
Atatürk devrimlerinden ödün verildiği gerekçesiyle milletvekilliğinden istifa etti. Daha sonra sırasıyla Robert Kolej'de öğretmenlik, TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı, Akbank Neşriyat Müdürlüğü, TRT Program Uzmanlığı görevlerinde bulundu.
 
İlk şiiri arkadaşlarıyla çıkardıkları 'Hep Gençlik' dergisinde yayımlanan Behçet Kemal, daha sonra 'Türk Yurdu' ve 'Hayat' dergilerinde göründü. 'Ulus'ta yayımlanan kimi şiirlerinde Ankaralı Aşık Ömer adını kullandı.
 
1949'da 'Şadırvan' dergisini çıkardı. İstanbul Radyosu'nda, 27 mayıstan önce ve sonra, aralıklı olarak 'Şiir Dünyamız' programını yönetti.
 
Behçet Kemal'in şiir biçim ve öz olarak iki kaynaktan beslenir: Halk şiiri ve Atatürkçülük. Giderek ulusal duyguları dile getiren deyişleri ve yurt güzellikleri bile bu özle belirlenir. Hecenin olanaklarını, en yüksek sesi verebilmek için zorlar. Birey için değil, kalabalıklar içindir şiiri.
 
Asırlarca
 
-Dünyanın en büyük ölmezine-
 
Ufkunda doğacağım, ufkunda batacağım;
Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım.
Ben de giyersem eğer bir gün deha tacını
"İstersen çiğne" diye önüne atacağım...
 
Söndüğünü görsem de bin "meşale emel"in
Ebediyet yolumuz, öyle elimde elin...
Ak düşen saçlarınla nur kattığın heykelin
Hamuruna harç diye kanımı katacağım.
 
Yansam da masalların "Aşık Kerem"i gibi,
Bu aşk ölmez öyle her gönül veremi gibi!
Şöhretin okyanuslar aşarken gemi gibi;
Ben dalga gibi ayak ucunda yatacağım
 
Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım!
 
Bizim Yerli Malımız

Elin kokusuz, yapma gülünden güzel gelir,
Bana bizim bahçede boy atacak çalımız.

Yabancı tezgahlarda boy boy kolay dokunan
Paspaslardan güzeldir el emeği halımız...

Yüz vermem yabancının çeşit çeşit rengine
Bayraklaşır gözümde beyazımız, alımız...

Ne frenk elmasına, ne arap hurmasına
Muhtaç etmez ki bizi meyve dolu dalımız...
Gerçekten daha gerçek, güzelden daha güzel,
Ker karışı hazine bizim yurt masalımız.

Arıca birlik olup çalışmayı bildik mi
Petekleri doldurur mis kokulu balımız...

Keçe olsa yabanın ipeğinden güzeldir,
Bizim yerli malımız, bizim yerli malımız...

 
Eğlen Çoruh! Dur Çoruh!

Aşkın ile düştüğüm yurda ben,
Bir hız ile ulaştım tâ Bayburt'a ben.
Bana hiç tanıdık çıkmadın orda,
Doğrulup yüzüme bakmadın orda.

Yalvardım, yakardım, köpürdüm taştım
Bir gece rüyamda sana ulaştım.
Dedim: Çoruh! İnsafa gel, dine gel!
Demedin mi bana: "Artvin'e gel!"

Uçtum hasretinle, döndüm kuşa ben,
Geldim "Yalnızçam"a, "Ardanus'a" ben
Hani vaatlerin? Nerdesin Çoruh!
Hala boynu bükük, yerdesin Çoruh!

Kalkın, şahlan, beni al da sonra in...
Halinizi seyre çıkmış Artvin;
Çamlar sisten çıkmış sesini kısmış,
Evler ayağının ucuna basmış.

Birikmiş yamaca hepsi üst üste...
Hepsinin kulağı sendeki seste!
Senin hasretinle yandım yıllarca
Dur bir gönülüne seslen bir parça.

Bizim kaynağımız aynı dağlardır.
Beni anlayacak başka kim vardır?
Benden de içer bu avare güruh
Sen varsın derdimden anlayan, Çoruh!

Al benden gönlümü, ummana ersin!
Adım Çağlar diye belki gülersin:
Suyuma damlayan bir gözyaşın yok,
Mecranda inci yok, sabır taşım yok.

Yaydığım çakıldır, götürdüğüm kum,
İnsan kılığına girmiş Çoruh'um...
Kan içimde çağıl çağıl akmada,
Tarih geçip, beni boş bırakmada.

Kıyıdan ilk defa ok atan bende.
"Otlukbeli'nde" at oynatan bende;
Sende gölgesi var, bende eseri,
Birbirine düşen nice Türk eri,

Vicdan azabını çekerler bende;
Kalan er bendedir, kaçan er bende;
Bir gözüm yaşlıdır, bir gözüm kanlı.
Benim Akkoyunlu, benim Osmanlı;

Sana dökülecek bir kederim var,
Selam yollayacak kimselerim var.
Ben gibi aşina seyrek bulunur,
Bana seslenmeden geçemezsin, dur!

 
Güzelleme

Kaç oyuksuz mihrabı kaya sanıp geçmişim,
Kaç zemzemi serince bir su deyip içmişim,
Minber sahanlığını yayla sanıp kaygısız,
Seccadeyi ot diye çiğnemişim saygısız.
Gözüm birden açıldı hem düne, hem yarına
Dayayınca alnımı Ağrı'nın karlarına;
Hidayetin ışığı erişti gören köre;
Gözlerimin önünde belirdi birden bire
Üç yanım diz çökmüş, el açmış sular saran,
Dağ dağ minberleriyle bir yandan Hakka varan,
Üstüne gök kubbenin çatıldığı tapınak,
Eski boy boy göçlere bağrını açan konak.
Yiğitliğin kulesi, güzelliğin kumaşı,
İnsan yaratışının tarih boyu potası
Harcı insan kanıydı, tozları insan külü,
İçi dışı tütsülü, suyu seli büyülü...
Ya taş kesilip onu dinlemek istiyorum,
Ya dağdan dağa şöyle ünlemek istiyorum:

Ey yıldızlı fistanlar, ey topraklı mintanlar,
Ey bire on başaklar, otlar, dağlar, bostanlar
Ve daha sık boy atan destanlar diyarı hey!

Ey ilk büyük insanı doğuran ilk ananın.
Ey çilenin, cefanın, güvenişin, inanın,
İnce minarelerle Sinan'ın diyarı hey!

En uysal barışların, en çetin hamlelerin,
Oyalı sütunların, abide cümlelerin,
Nefi'nin, Mevlana'nın, Homer'in diyarı hey!

Ey şehrâyin geceler, İrem bağı sabahlar.
Yunuslar, Köroğlular, Seyraniler, Emrahlar,
Eşsiz sevaplar, eşsiz günahlar diyarı hey!

Ey sebiller, kubbeler, hanlar, kervansaraylar,
Yola düşen gölgesi zafer olan alaylar,
Ey sinsinler, horonlar, halaylar diyarı hey!

Halılar, telkâriler, çiniler, kadifeler;
Keloğlanlar, adsızlar, Alperenler, efeler,
Gönlünün koltuğunda kafalar diyarı hey!

Ot görmemiş bozkırlar, kat kat yeşil yamaçlar,
Anadan doğma keller, topukta sırma saçlar
Keskin dertler, kestirme ilaçlar diyarı hey!

Ey ciritler, kalemler, oraklar, yatağanlar;
Ey turnalar, şahinler, ibibikler, doğanlar;
Selce taşıp rahmetçe yağanlar diyarı hey!

Ey mısır koçanından kırılan inci dişler,
Ey en derin bilgiye taş çıkartan sezişler,
Ey dile gelmiş kurtlar ve kuşlar diyarı hey!

Tanrı yeşili zeytin, çoban yeşili söğüt,
Halk türküsünde isyan, atasözünde öğüt,
Ey gümüş, kömür, demir ve kükürt diyarı hey!

Kız gibi ceylanların, ceylan gibi kızların,
Ötmez olmuş kuşların, ötüp duran sazların,
Ve sözün kısacası; Bizlerin diyarı hey!

 
Çanakkale Destanı

Çanakkale derler yokken hesapta,
Mahşerin dünyada kurulduğu yer,
Çanakkale derler topraktan kapta,
Şehitlik şerbeti verildiği yer.

Bayrakların karışması kanlara,
Kılıçların kükremesi kınlara,
Yanık bağırlara, ak alınlara,
Çelik yağmurunun çevrildiği yer.

Ejder ateş salan arslan böğrüne,
Timsah diş saplayan insan bağrına
İstanbul denilen canan uğruna,
Yüz bin canın yere serildiği yer.

İstanbul’un gözler dolu baktığı yer
“Yavrularım!” diye ağıt yaktığı,
Dere dere yakut kanın aktığı,
Yiğit harmanının savrulduğu yer.

Parıldarken vicdanda din misali,
Direnirken şol Sedd-i Çin misali,
Tırpan girmiş körpe ekin misali,
Sıra sıra erin devrildiği yer.

Gelsin Aşık Ömer hisse kapmaya,
Toprak secdade de yurda tapmaya,
Çanak, çömlek değil Vatan yapmaya,
Toprağın al kanla yoğrulduğu yer.

 

BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR 'IN

"ANKARA DOSTLARINA ARZUHAL" 

İSİMLİ KENDİ EL YAZISI İLE YAZDIĞI ŞİİRİ.

ISLAK MÜRKKEP: 20 x 32 cm

 
 
haber zonguldak
◄◄◄