|
State University of
New York (Binghamton) Tarih Bölümü'nde profesör olarak görev
yapıyor. Osmanlı ve Ortadoğu tarihi üzerine pek çok çalışması var.
Social Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman
Empire, 1882-1908: Reactions to European Economic Penetration
(New York University Press, 1983) isimli çalışması Türkçe'ye
Osmanlı Devleti'nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş
adıyla çevrildi (Yurt Yayınları, 1987) ve bu alanda önemli bir yere
sahip. Quataert'in diğer bir önemli çalışması, Manufacturing and
Technology Transfer in the Ottoman Empire, 1800-1914'dir
(Isis Press, 1992). Zonguldak Kömür Madenleri tarihi üzerine yaptığı
araştırmayı (Miners and the State in the Ottoman Empire The
Zonguldak Coalfield 1822-1920) ingilizce olarak 2006'da
yayınladı. Kitabın Türkçe'ye çevrilmesi bekleniyor.
Yazarın Türkçe'ye
çevrilmiş olan eserlerinden bazıları:
Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922 (İletişim Yay:
2004),
Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü
(İletişim Yay: İstanbul, 1999),
Osmanlı'dan
Cumhuriyet Türkiye'sine İşçiler 1839-1950 (İletişim Yay:
İstanbul, 1998) |
|
|
Donald Quataert'in
Zonguldak araştırması için yayınladığı tanıtım
yazısı: |
|
|
ZONGULDAK MADEN İŞÇİLERİNİN HAYATI,
1870-1920:
BAŞLANGIÇ
NİTELİĞİNDE BAZI GÖZLEMLER
Donald
Quataert
http://www.sosyalsiyaset.com/documents/zonguldak.htm |
Ortadoğu'nun
en zengin (petrol hariç) doğal kaynaklarını oluşturan
Ereğli-Zonguldak madenlerinde 1914 yılında 10.000'e yakın işçi
çalışıyordu. Hem özel girişimciler hem de devlet tarafından
işletilen "bu madenlerde çalışan işçiler, Osmanlı imparatorluğunda
belli bir yörede ve iş kolunda çalışan en kalabalık işçi grubunu
oluşturuyordu. Zonguldak maden ocaklarının ve işçilerinin tarihi 19.
yüzyılın ilk çeyreğine dek uzanır. Söz konusu dönemde Osmanlı
donanmasında buhar gücü kullanımına geçilmiş ve Batı Karadeniz'deki
zengin kömür yatakları devletle sözleşme yapan özel girişimciler
tarafından işletilmeye başlanmıştı. 19. yüzyıl sonlarına doğru
Fransız sermayesiyle kurulan bir şirket yörede faaliyete başlamış ve
kömür madenlerinde çalışan işçi sayısında ve üretimde çarpıcı
artışlar görülmüştü.
Osmanlı
dönemindeki Zonguldak kömür madenleri ve maden işçileri hakkında,
Osmanlı ekonomi tarihinin çoğu alanıyla kıyaslandığında, hayli geniş
sayılabilecek (hemen hemen tamamı Türkçe) bir literatür vardır. Buna
rağmen, (yalnızca Osmanlı dönemine ilişkin olan kendi araştırmam
dışında) konuyla ilgili bütün eserler esas olarak madenlerin 1923
sonrası tarihine ağırlık vermekte ve imparatorluk dönemi madenleri
üzerine bilgileri, temci inceleme konuları cumhuriyet döneminde
Zonguldak madenleri için bir giriş olarak
sunmaktadır.
Konu
hakkında bu kadar çok eser bulunması, cumhuriyet döneminde Zonguldak
madenlerinin ve maden işçilerinin taşıdığı ekonomik ve siyasal önemi
yansıtmaktadır. Çok uzun bir süre, Zonguldak'ta çıkarılan kömürler,
modern Türkiye'nin sanayileşmesine katkıda bulunmuş, şehirlerinin ve
hızla büyüyen sanayi kapasitesinin enerji ihtiyacını karşılamıştır.
Dahası, kömür madeni işçileri, sanayileşen Türkiye Cumhuriyeti'nde
tarımsal kökenli emeği sanayi üretimine katma girişimlerinde merkezî
bir yer işgal etmiştir. Avrupa'da ve ABD'de olduğu gibi modern
Türkiye'de de, madencilerin fiziksel gücü ve çalışma koşullarının
olağanüstü zorluğu konusunda efsaneler üretilmiştir. Emek
tarihçilerinin ve işçi eylemcilerin birçoğunun gözünde, madenciler
sanayi çağında işçilerin mükemmel simgesi haline gelmiştir, örneğin,
George Orwell Road to Wigan Pier adlı eserinde, Emile Zola
Germinal'de, madencileri umutsu ama asil hayatlar süren kahramanlar
olarak anlatır. E.P. Thompson, gerek anıtsal eseri Making of the
English Working Class'ta gerekse sonraki çalışmalarında madencileri
tam bir isçi aristokrasisi olarak tasvir eder. Ayrıca, İngiltere ve
Fransa'da olduğu gibi Türkiye'de de madenciler siyasal açıdan önemli
bir gruptur. Bu derginin okurlarına, Zonguldak madencilerinin ve
ailelerinin 1990'ların başlarında yaptıkları yürüyüş ve gösterilerin
ülke siyasetinde oynadığı kilit rolü hatırlatmaya gerek
yok.
Ahmet
Naim [Çıladır] 1934 yılında Zonguldak madenleri üzerine öncü
nitelikteki çalışmasını yayınlamıştır. O günden bu yana, belirli
aralıklarla Zonguldak madenleri ve madencileri üzerine kitap ve
makaleler çıkmıştır. Bu makalede, Zonguldak madenlerinin Osmanlı
dönemini araştıran tarihçiler açısından yararlı olduğunu düşündüğüm
birkaç çalışma üzerinde duracağım. Söz konusu eserlerin yazarları,
şu ya da bu şekilde kömür madenlerinin işletilmesiyle bağlantısı
olan kişilerdir. Bazıları maden mühendisi, bazıları işletmeci,
bazıları da siyasal eylemci veya işçi sınıfı militanlarıdır. Naim'in
çalışması bazı yönleriyle benzersiz bir nitelik taşımaktadır, çünkü
kullandığı manüskri kaynakların birçoğu ne yazık ki artık elimizde
bulunmamaktadır (gerçi bunlar özel kütüphanelerde hâlâ korunuyor da
olabilir). Daha sonra bu konuda eser kaleme alan yazarların hemen
hemen hepsi Ahmet Naim'in kitabını temel almışlar, kimileri de onun
araştırmasını aşan çalışmalar ortaya koymuşlardır. Bir hukukçu olan
Özeken'in kitabında, başka yerlerde rastlanmayan, son derece önemli
malzemeler sunulmaktadır. "14 yıl madencilik yapan"[1] Etingü'nün kitabında,
madenlerle ilgili bazı önemli Osmanlı nizamnameleri Latin alfabesine
aktarılmıştır. Emekli bir maden yüksek mühendisi olan Savaşkan'ın
kitabında, önceki çalışmaların mükemmel bir özetinin yanı sıra pek
çok özgün katkı da bulunmaktadır. Ahmet Naim'in oğlu Sina Ciladır,
1970 tarihli kitabında, babasının eserini bir hayli genişletmiştir.
Ciladır, 1977 yılında, bu kitabın baştan sona gözden geçirilmiş, çok
daha kapsamlı bir versiyonunu yayınlamıştır.[2]
Bu
eserlerde bir dizi önemli tema ortaya çıkmaktadır: Ahmet Naim,
Ciladır, Özeken, Etingü, Tesal ve Savaşkan, madenlerin tarihine
aşağı yukarı aynı perspektifle bakmakla, Osmanlı (ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin) devlet politikaları ile Zonguldak'taki kömür
madenciliği arasındaki bağlantıyı vurgulamaktadır. Kömür
havzalarının tarihini, devletin hangi kurumunun kömür
işletmelerinden sorumlu olduğuna göre dönemlere ayırmaktadırlar.
Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Zonguldak madencilik tarihini üç
dönemde incelerler: 1848-1865, Hazine-i Hassa idaresinde üretim;
1865-1909, Bahriye Nezareti'nin işletmeden sorumlu olduğu dönem;
1909-1920, Ticaret Nezareti'nin (önce Nafia, sonra Ticaret ve Ziraat
ve Maadin Nezareti) sorumlu olduğu dönem. Dönemleme yapılırken öne
çıkarılan konu, -örneğin- değişen maden çıkarma yöntemleri veya
sömürü biçimleri yerine, kömür işletmelerinden sorumlu devlet
aygıtının değişmesidir. Bu eserlerde, böylelikle, ilgili devlet
biriminin hangisi olduğunun, Zonguldak madenciliğinin gelişiminde
kilit değişken olduğu ima edilir.
İkincisi,
bazı yazarlar -özellikle Ahmet Naim, Ciladır ve Etingü- maden
işçilerine çok olumlu bir yaklaşım sergilerler. Kimi zaman, örneğin
Ahmet Naim'in 1934 tarihli kitabında ve Çıladır'ın 1970 yılında
yayınlanan çalışmasında, işçilerin kaygıları ve istekleri,
anti-emperyalist mücadelede çok önemli sayıldığı için, emperyalizm
konusunun gölgesinde kalmış, hatta kaybolmuştur. Yine de, bu
eserlerde işçiler mevcuttur ve önemli bir araştırma konusu olarak
kabul edilir. Ciladır, kitabının 1977'de yapılan yeni basımı için
büyük bir yeniden düzenlemeye gitmiş, kitapta işçilerin
faaliyetlerine çok daha geniş bir yer vermiştir. Kitabın adındaki
değişiklik de, eserin odak noktasının emperyalizmden işçi
hareketlerine kaydığını göstermektedir. (1970'te yapılan birinci
baskı Zonguldak Havzasında Emperyalizm, 1848-1940; 1977'de yapılan
ikinci baskı ise Zonguldak-Havzasında işçi Hareketleri, 1848-1940
adını taşımaktadır), öte yandan, Savaşkan, esas itibarıyla devlet
denetimi, maden ocaklarının mülkiyeti ve madenlerin işletimi
üzerinde durur, işçi meselesini başlı başına bir araştırma konusu
saymaz.
Genel
olarak, yazarlar Zonguldak madenlerinin tarihini 1820'lerde bölgede
kömür bulunmasından başlatırlar. Kömür madenlerinde 1890'lı yıllara
dek yoğun bir üretim yapılmamıştır. 1820'ler ile 1890'lar arasında
yıllık üretim yaklaşık 50-10.0 bin ton seviyesinde kalmıştır.
1896'da, Fransız sermayesiyle kurulan Ereğli Şirket-i Osmaniyesi
faaliyete geçmiş, ardından başka önemli yabancı şirketler ve Osmanlı
şirketleri de kömür çıkarmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, üretim
1890'ların sonlarında 200.000 tona ulaşmış, 1911'de 900.000 tonu
aşmıştır. Yukarıda anılan kaynaklarda, Fransız şirketi, genellikle,
yeni ve ileri teknolojiler getirdiği ve üretim tekniklerini
rasyonalize ettiği için övülür. Gelgelelim, millî hazine kömürü
amansızca tükettiği için de ağır bir şekilde
eleştirilir.
Üç
yazarın daha eserleri üzerinde durmak gerekir, ilk olarak, eski bir
maden işçisi olan Erol Çatma'yı analım. Çatma, kitabında, işçiler ve
çalışma koşullan konusuna, özellikle Osmanlı ve cumhuriyet
dönemlerinde kömür madenlerinde çalışma zorunluluğuna ağırlık verir.
Kitap boyunca, okur, uzak bir gözlemcinin değil, madenlerde çalışmış
bir işçinin bakış açısıyla karşı karşıyadır. Üzerinde duracağım
ikinci yazar ise, madencilerin 1990'lardaki hayatını inceleyen Erol
Kahveci'dir. Ben, Kahveci'nin, aynı konudaki doktora tezinden
yararlanarak yazdığı bir makaleyi kullanıyorum. Osmanlı tarihçisi,
görece uzak bir geçmişi incelerken yakın dönem üzerine yapılmış bu
çalışmada zengin bir karşılaştırma malzemesi bulabilir. Kahveci'nin
kaydettiği tecrübelerin birçoğu 19. yüzyıldaki benzer gelişmeleri
hatırlatmaktadır.
Son
olarak, İmer'in 1944 ve 1973'te yayınlanmış iki eserini
değerlendireceğim. Hüseyin Fehmi İmer (1871-1960), 1910-1921 yıllan
arasında Ereğli'de kömür madenlerinde müdür olarak görev yapmış,
üst-orta kademe bir yöneticidir, ilk eser, yazarın savaş yıllarında
hazırladığı bir makaledir. Makalede, kömür madenlerinin keşfinden
başlanarak o döneme kadar yaşanan gelişmelerin tarihçesi sunulur.
Yazar, tarihçesinde, birçok açıdan, Ahmet Naim gibi, (sorumlu devlet
birimine göre) bir dönemleme ve düzenleme yapmış, madencilik
hakkında daha fazla teknik ayrıntı vermiştir. Pek çok yararlı bilgi
içeren makalede, "bîçare" işçileri kayırıp kollayan, onların bakış
açısını önemseyen bir hava vardır. Yazar, genel olarak, 1908'den
sonra Osmanlı devletinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Zonguldak
işçileri lehine getirdiği pek çok olumlu değişiklik üzerinde durur,
örneğin, 1908 öncesi dönemin Osmanlı idarecilerini, işçiler için
sağlıklı gıda, barınma ve tıbbî hizmet sağlayacak düzenlemeler
yapmadıkları için sert bir dille suçlar. Makalede daha sonra, kendi
müdürlüğü sırasında 1920'li ve 1930'lu yıllarda çalışma koşullarının
iyileştirilmesi için yapılanları dikkatlice sıralar. 1944'te, (bu
derginin okurlarının gayet iyi bildiği üzere) Türkiye ekonomisi ve
toplumu, uzun süren savaş ve seferberlikten dolayı derin bir kriz
yaşıyordu. Devlet, kömür üretimini sürdürmek için çok sert ve
acımasız tedbirlere başvurmuştu. Bu açıdan, devletin işçiler
yararına yaptıklarını vurgulayan makale, savaş döneminin kriz
ortamında maden işçilerini itaatkâr kılmaya yönelik bir girişim
sayılabilir.
Hüseyin
Fehmi İmer'in anıları, Kerim Yund tarafından yazarın sağlığında
yayına hazırlandığı halde, ölümünden ancak 13 yıl sonra
yayınlanmıştır. 1944 tarihli makale ile 1973'te basılan
Hayatı-Hatıraları adlı kitap, çarpıcı vurgu farklılıklarıyla çok
değerli bir karşılaştırma olanağı sağlar. Hatıralar, İmer'in maden
müdürlüğü döneminde, yani Birinci Dünya Savaşı yıllan ile bu savaşın
öncesinde ve sonrasında kömür madenleri üzerine çok önemli bilgiler
sunmaktadır, öte yandan, bu kitap sessiz kaldığı konular açısından
daha da ilginçtir. Müdürlüğü döneminde yer altında ve yer üstünde
çalışan, sayıları aşağı yukarı 10.000'e ulaşan maden işçilerinden
söz edilmesi dikkate değerdir. İmer, hatıralarında, örneğin,
müdürlüğe tayini üzerine, İstanbul'dan 1910da maden işletme
müdürlüğünün bulunduğu Kozlu'ya deniz yoluyla yaptığı yolculuğun
büyüleyici bir hikâyesine yer verir. Kozluda o tarihte vapurun
yanaşacağı bir iskele yoktur, o yüzden bir sandalla kıyıya ulaşır.
İmer, nasıl karşılandığını, çeşitli şirketlerin görevlileriyle,
devlet yetkilileri ve memurlarla, Fransa ve İtalya
konsolosluklarının temsilcileriyle, önde gelen "madenci"lerle
(madenci, Osmanlı döneminde, "maden işçisi" değil, "maden
işletmecisi" anlamına geliyordu) yaptığı görüşmeleri anlatır.
Gelgeldim, bu hatıralardaki Kozlu âdeta maden işçilerinin yaşamadığı
bir yöredir. Osmanlı Devleti'nin kömür işletmeleri müdürlüğü
makamında bulunduğu yılları anlattığı altmış küsur sayfada, işçilere
hemen hemen hiç rastlanmaz. Bu birinci el tanıklıkta işçilere yer
verilmeyişi, yukarıda anılan bazı yazarların kömür işletmeleri
tarihini, sorumlu devlet birimine göre kurgulamalarıyla paralellik
gösterir: ilgi odağı devlet, devlet elitleri ve aynı sınıftan
kişilerdir. İmer'in 1944 tarihli makalesinde işçilere verdiği önemli
yer düşünülünce, hatıralarında işçilerin iyiden iyiye görünmez
kılınması daha da çarpıcı hale gelmektedir.
İmer,
yalnızca bir yerde, işçilerden söz açar, hem de çok dikkat çekici
bir şekilde. Anılarında, Zonguldak'ın Ruslar tarafından ilk
bombalanışını anlattıktan hemen sonra, işçilerin önemli rol oynadığı
olaya değinir. O sırada, Zonguldak'a altı kilometre uzaklıktaki
Gelik madenlerinden yüzlerce işçi, ellerinde ateşli ve kesici
silahlarla Zonguldak üzerine yürüyüşe geçmiştir. İmer'e göre, savaş
nedeniyle Zonguldak yöresinde bulunan asker ve jandarma sayısı
yetersizdi. Bunun üzerine Hüseyin Fehmi İmer, Zonguldak ahalisini
bir araya toplayıp silahlandırmış; silah zoru ve İstanbul'dan gelen
irade-i seniyyeyi de kullanarak işçileri madenlere dönmeye zorlamış.
Kitapta, Zonguldak üzerine yürüyen işçilerin amaçları pek net ortaya
konmamaktadır. İmer, dolaylı bir şekilde, bu işçileri, I. Dünya
Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin düşmanı kampta yer alan Fransız ve
İtalyan maden işletmecilerine öfkelenen, kandırılmış vatanseverler
olarak gösterir. İmer'e göre, kendisi, Zonguldak ahalisiyle
birlikte, aslında iyi niyetli olan bu işçilerin aşırılıklarım
dizginlemiştİL Kitapta, işçi hareketi için hiçbir sınıfsal veya
ekonomik açıklama bulunmamaktadır. İmer'in anlatısında, -kendisinin
ve yanma çektiği kişilerin temsil ettiği- sermaye ile işçiler,
Osmanlı Devleti'nin düşmanı haline gelen bir grup Fransız ve
İtalyan’a karşı, aslında aynı safta yer almaktadır. İmer,
hatıralarında, işçilerin, madenlerin büyük bir çoğunluğunu işleten
Fransız ve İtalyan kapitalistlere karşı tepki gösterip sınıfsal
taleplerle harekete geçmiş olabileceklerini hiç dikkate almaz. Ona
göre, bu hareket, vatansever işçilerin (haklı) milliyetçi tepkisinin
(hiç de yerinde olmayan) bir dışavurumundan başka bir şey
değildir.
Osmanlı
imparatorluğumun son dönemlerindeki işçi tarihini ortaya çıkarmaya
çalışırken, Zonguldak maden işçilerine dair birincil kaynaklar
bulmak için uzun bir zaman çaba harcamıştım. 1983 yılında Social
Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman Empire adıyla
yayınlanan kitabım için yürüttüğüm araştırma sırasında,
İstanbul'daki Başbakanlık Arşivi'nde (şimdiki Başbakanlık Osmanlı
Arşivi) ve Fransız maden şirketini finanse eden (merkezi Paris'te
bulunan) Credit Lyonnais bankasının arşivlerinde bütün kaynakları
taramıştım. O araştırmada, Sırbistan, Karadağ, İngiltere, Fransa,
Avusturya gibi pek çok ülkeden Osmanlı topraklarına gelen, büyük bir
çoğunluğu -ama hepsi değil- erkeklerden oluşan işgücünün büyüleyici
öyküsü ortaya çıkmıştı, işçilerin asıl ağırlıklı kesimi, nüfus
yoğunluğu düşük olan bu bölgenin köylerinden getirilmişti. Osmanlı
dönemi boyunca, işgücü sıkıntısı bu madenlerden tam anlamıyla
yararlanılmasını engelliyordu. Bu kronik sorunu hafifletmek için,
1867 tarihli Dilâver Paşa Nizamnamesi, yöredeki 14 kazada yaşayan
köylülere yılın belli günlerinde rotasyon temelinde madenlerde
çalışma yükümlülüğü getirmişti. Civar 14 kazadan üç grup işçi
-kazmacı, küfeci, kiracı- temin edilmişti. Kazmacılar madeni kazan
işçilerdi; küfeciler kömürü küfelerle yerin üstüne çıkarıyorlardı.
Kiracılar ise, körükleri çalıştırmakta kullanılan ve çeşitli
malzemeler (örneğin destekler) taşıyan hayvanlarla ilgileniyordu.
Köylüler, bu hizmetlerine karşılık, askerlikten muaf tutuluyor ve
nakit ücret alıyordu. Kısacası, devlet, kömür madenlerini işletmek
için dolaysız şekilde zorlama gücünden yararlanmıştır. Ne var ki,
madenlerde çalıştırılan bu işçiler pek çok bakımdan yetersiz
bulunmuş ve bundan dolayı 1906 yılında (madenlere yatırım yapan
yüksek bir Osmanlı bürokratının ısrarlı talebiyle) başka
vilayetlerden kazmacıların ve diğer işçilerin kömür madenlerinde
çalışmalarına izin verilmiştir. Böylelikle, Trabzon'dan ve başka
yörelerden çok sayıda işçi madenlerde çalışmaya başladı. Yine de,
Dilâver Paşa Nizamnâmesi'nin getirdiği çalışma yükümlülüğü değişmedi
ve Zonguldak maden işgücünün önemli bir kesimini zorunlu hizmet
yapan işçiler/köylüler oluşturdu, ilk araştırmalarım, gerek rotasyon
esasına göre çalışanların, gerekse yöre dışından gelen daimî
işçilerin ücretleri ve iş koşulları hakkında -çok kaba ve yetersiz
de olsa- birtakım bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu ilk bulgulara
göre, ikinci grup (daimî işçiler) daha iyi koşullarda çalışıyor ve
daha yüksek ücretler alıyordu.
Social
Disintegration kitabımın yayınlanmasından sonra, Başbakanlık
Arşivi'nde ve başka arşivlerde bu konuyla ilgili çeşitli
araştırmalara giriştim, ama pek bir bilgi bulamadığım için
madenciler projesini bir yana bıraktım. Ne var ki, 1995 yılında
gelişmeye başlayan bir dizi olay sayesinde, maden işçilerine ilişkin
belgelerin hâlâ mevcut olduğunu öğrendim. Bu belgeler İstanbul veya
Paris'te değil, Zonguldak'taydı. 1997 yazında hangi belgelere
ulaşabileceğimi öğrenmek amacıyla Zonguldak'a gittim. Zonguldak'ta
gerçekten olağanüstü bir belge yığını buldum: Osmanlı Devleti'nin
son yarım yüzyılında çalışan maden işçilerine ilişkin on binlerce
belge vardı. Belgeler, (bugün) devlete ait olan kömür işletmeleri
şirketinde. Karaelmas Üniversitesi'nde ve özel kişilerde
bulunuyor.[3]
Kanımca,
bu belgeler, Osmanlı imparatorluğu’nu n son döneminin emek tarihine
ilişkin en önemli veri grubunu oluşturmaktadır. Önemleri yalnızca
hacimlerinden değil (gerçekten inanılmaz ölçüde çok belge karşımıza
çıkmıştır), ayrıca niteliklerinden de kaynaklanmaktadır. Osmanlı
döneminden kalan diğer belgelerin neredeyse tamamı, merkezî devletin
görüşünü yansıtır ve Osmanlı ekonomi ve toplumunun devlet-merkezli
bir bakış açısıyla tutulmuş kayıtlarıdır. Zonguldak'ta bulunan
kaynaklar ise, tersine, olayların yaşandığı yer ve zamanda
kaydedilmiş belgelerdir, dolayısıyla tam anlamıyla benzersiz bir
nitelik taşırlar.
Ben,
şu anda, bu belgeleri düzenlemeye ve çevirmeye çalışıyorum,
araştırma projesinin ortasındayım. Dolayısıyla, aşağıdaki satırlar,
devam eden bir araştırmanın ilk bulgularını sunan bir gelişme raporu
olarak okunmalıdır. Kaynaklar arasında, maden müfettişlerinin
madenlerdeki koşullar hakkındaki günlük raporları önemli bir yer
tutmaktadır. Bu raporlar sayesinde, Osmanlı tarihi araştırmalarında
ilk kez, elit olmayan grupların günlük hayatlarını yeniden inşa
etmek mümkün olmaktadır. Raporların birçoğunda, kaza, iş güvenliği
veya çalışma koşullan gibi çeşitli konularda işçilerin kendi sözleri
kaydedilmiştir. Pek çok cilt oluşturan başka kaynaklarda ise,
binlerce madencinin adları, doğum yerleri, yaşları, meslekleri,
medenî halleri, çocuklarının sayısı ve ücretlileri listeler halinde
sıralanmıştır. Daha başka ciltlerde de, Zonguldak'ta başmüfettişlik
ile gerek yörenin çeşitli yerlerindeki idarî görevliler, gerekse
devlet merkezi arasındaki yazışmalar bulunmaktadır. Şu anda,
elimizde, geçici (rotasyon usulü çalışan) işçiler üzerine, daimî
işçiler hakkında olduğundan daha fazla veri var. Bazı köylerden
maden işçisi sağlan mis, bazı köylere maden payandası olarak
kullanılacak ağaçları kesme işi veril mis, bazı köyler de yük
hayvanları temin etmiştir. Bir köyden bir grup, düzenli olarak belli
bir madende çalışmış, aynı zamanda başka köylerden gelen başka
gruplar da aynı işi yapmıştır. Köylülere/işçilere madenlerde 15
günlük vardiyalarda kalma yükümlülüğü getirilmiştir. Vardiya
düzenini, köy muhtarları ve/veya mahalle ileri gelenleri
belirlemiştir. Madenlerde çalışan köylülerin yerini ala çak öteki
vardiya gelmezse, çalışanlar, işlerine devam etmek zorundaydılar.
Üstelik, işçilerin büyük bir çoğunluğunun, köylerine yakın
madenlerde çalışmadığı anlaşılıyor. Çalışacakları madenlere gitmek
için kışın karla kaplı yollarda günlerce yürümek zorunda kalan
işçilere ilişkin bilgilere sık sık rastlanıyor, işçilerin günde 12
saat çalışmaları öngörülmüştü (günde iki vardiya), ama kayıtlardan
iş saatlerinin uzatılmasının çok yaygın bir uygulama olduğu
anlaşılıyor. Kayıtlara göre, işçiler 1.5, hatta 2 vardiya boyunca
çalışıyordu (yani aralıksız 18 saat, bazen 24 saat), işçiler, 15
günlük yiyeceklerini köyden kendileri getiriyordu. Ayrıca, barınma
sorununu çözmek de işçilerin yükümlülüğüydü (muhtemelen Ereğli
Şirket-i Osmaniyesi, Osmanlı "madenci"lerinden Ragıp Paşa ve belki
başka işverenler barakalar inşa edene dek durum değişmemiştir). Bir
köyden gelen grup birlikte yemek yiyor, birlikte uyuyor; kimi zaman
da, iş kazalarında birlikte can veriyordu.
Zonguldak
köylüleri, yani rotasyon usulü madenlere gelen işçiler, daha yüksek
ücretlerle daha vasıflı işlerde çalıştırılmak üzere yöre dışından
getirilen daimî işçilerle birlikte çalışıyordu. Maden işçiliğinde
deneyim kazandıkça, muhtemelen, yöre dışından gelen işçilerin
yaptıkları daha vasıflı işlere geçiyorlardı. Bu konu, çok verimli
bir araştırma alanı olacaktır. Dolayısıyla, rotasyon usûlü çalışan
Zonguldaklı işçiler ile başka vilayetlerden ve yurtdışından gelen
işçiler arasındaki ilişki araştırmada önemle üzerinde durulacak bir
konudur. Bu üç farklı grup, birçok iş tecrübesini ve boş zaman
faaliyetini paylaşıyordu, bu durum aralarında bir dayanışma ve
birlik duygusu geliştirmiş olmalıdır. Belgelerin sunduğu eşsiz
ayrıntı zenginliğinden yararlanarak, hem dayanışma bağlarının
oluşumunu, hem de etnik, bölgesel, dinsel, belki de vasıflı olup
olmamayla ilgili farklılıkların etkili olduğu noktalan ortaya
çıkaracağımı umuyorum.
Şu
ana kadar inceleyebildiğim belgelerden belli başlı birtakım temalar
belirmeye başladı. Madenlerde çalışmanın getirdiği inanılmaz
tehlikeler sürekli olarak vurgulanıyor. Osmanlı döneminde Zonguldak
madenlerinde, aynı dönemde ABD'deki madenlere kıyasla çok daha sık
kaza meydana geldiği anlaşılmaktadır. Örneğin 1912-1913 yıllarında,
11 haftalık bir dönemde Zonguldak madenlerindeki kazalarda 20 kişi
hayatını kaybetmiştir. Maden kazalarının çok sık yaşanmasının bir
dizi sebebi vardı: Dönemin sonlarına dek değişmeyen çok kötü çalışma
koşulları, iş saatlerinin uzunluğu, maden çıkarmanın doğasında yer
alan tehlikeler ve dikkatsizlik. Birçok kazanın altında yatan neden,
uzun çalışma saatlerine ve ağır iş yüküne, olsa olsa duyarsızlık
olarak tanımlanabilecek bir işletmecilik tavrının eşlik etmesiydi.
Örneğin, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce, Ereğli Şirket-i
Osmaniyesi'nin Üzülmez'deki madenlerinde çalışan, ama 3-4 kilometre
uzaklıktaki Zonguldak şehrinde oturan işçilerin durumunu ele alalım.
O sırada, şirket memurları ve görevlileri (memurin ve müstahdemin)
Zonguldak-Üzülmez hattından geçen kömür trenlerine eklenen özel
yolcu vagonlarında seyahat edebiliyordu. Ama işçilere bu hak
tanınmamıştı ve söz konusu mesafeyi yürümek zorundaydılar. Zaman
kazanmak, yol yorgunluğu çekmemek isteyen pek çok işçi (kurallara
aykırı olarak) kömür taşınan vagonlara atlayıp binmeye çalışıyordu.
Bundan dolayı, zaman zaman ölüm veya yaralanmayla sonuçlanan kazalar
meydana geliyordu. İşçiler vagonun üstünde uyuyup kalıyor veya trene
atlarken veya atlayarak trenden inerken düşüyorlardı. Bir başka kaza
türünü, madenciliğin ayrılmaz bir parçası olan kazalar
oluşturuyordu. Madenlerde bacayı desteklemek için bağ bağlamak çok
tehlikeli bir işti. Bir kalasın yatay şekilde iki dikey kütüğün
üzerine yerleştirilmesi gerekiyordu. Yani, kömür veya taş tavan
üzerine bir kalas konuyor, sağlam olması için iyice çakılıyordu.
Böylece oluşturulan yapı madencilere destek ve güvenlik sağlıyordu,
ama bağ bağlama işi büyük bir risk taşıyordu. Bu iş yapılırken
kayaların düşmesi çok sık rastlanan bir olaydı. Bağ bağlamak,
yaralanmalara yol açan maden kazalarının belki de en önemli
nedeniydi.
Genellikle
metan gazının (grizu) ve zaman zaman da kömür tozunun sıkışmasından
meydana gelen patlamalar çalışanların korkulu rüyasıydı. 1894
yılında devletin madencilerin hayatını hiçe saydığını gösteren ünlü
bir olay meydana gelmişti. İşçiler, çalıştıkları madenin metan
gazıyla dolduğunu görünce işlerini bırakıp köylerine kaçmışlardı.
Buna karşılık, maden nazırı jandarma yollayıp, işçileri/köylüleri
evlerinden ve tarlalarından zorla getirtmiş, işbaşı yaptırmıştı. İlk
dönemlerde kullanılan, açık gaz lambaları ve havalandırma bacaları
çok büyük tehlikeler oluşturuyordu. Ama giderek, büyük ocaklarda,
hızlı hava sirkülasyonu sağlayan mekanik körükler giderek bu
bacaların yerini aldı. Ayrıca, metan gazının veya kömür tozunun
tutuşması ihtimalini büyük ölçüde azaltan kapalı lambalar da, riskli
yerlerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Yine de, maden
kazalarının bir türlü ardı kesilmedi.
Örneğin,
Mayıs 1913'te, kapalı lambaları bulunan işçiler, (Kilimli
yöresindeki) Çamlı ocağında yeni bir kuyu açıyorlardı. Bu ocakta
elektrikle işleyen modern bir havalandırma sistemi vardı ve o güne
kadar hiçbir grizu sorunu yaşanmamıştı. Kazmacılar, taşları kırıp
yeni bir kuyu açarken, birdenbire bir grizu boşluğuyla
karşılaştılar. O kapalı alandaki gaz basıncı aniden arttı ve
emniyetli lambalar söndü. Madenin başka taraflarındaki işçiler
arkadaşlarının yardımına koştular, ama bu işçiler metanla dolu
mekâna açık lambalarıyla gelmişlerdi. Bir yerde grizu patlaması
oldu, çıkan yangın madenin başka bir yerine sıçradı, kömür
çıkarılırken ortaya çıkan kömür tozunu tutuşturdu. Tam 11 kişi -bir
çavuş, iki kazmacı, sekiz amele- öldü, 19 amele yaralandı.
[4]
Neredeyse
bütün dönem boyunca yaralılar hiçbir malî yardım sağlanmadan
köylerine, gönderilip kaderlerine terk ediliyorlardı. 19. yüzyıl
sonlarına doğru, birkaç hastane kuruldu, sağlık hizmetleri
iyileştirildi. Ne var ki, Osmanlı dönemi boyunca, işçiler sağlık
harcamalarım kendi ceplerinden karşıladılar.
Bir
ikinci önemli tema da, kamu sağlığı meselelerinin dönem içinde
giderek devletin ilgilendiği bir alana dönüşmesidir. Maden
müfettişleri sık sık kazalara ve iş güvenliği sorunlarına
değindikleri için, bu konuda daha fazla bilgi edinebileceğimi
sanıyorum. 19. yüzyılın ikinci yarısına dek, çalışanların iş
güvenliği açısından korkunç bir durumda olduğu anlaşılıyor. Hem
yörenin jeolojik yapısı, hem de maden işletmecilerinin ve devletin
konuya yeterince önem vermemeleri bu duruma yol açmıştır. Sonraları,
devlet müfettiş tayinlerinin gösterdiği üzere iş güvenliğine ilişkin
nizamnameler çıkarmıştır. Osmanlı Devleti'nin genel olarak kamu
sağlığına daha büyük önem vermesinin bu gelişmede payı olduğu
açıktır. Tabiî bu politika da, Osmanlı Devleti'nin modern, rasyonel,
teknolojik bir devlet olma yolundaki uzun evriminin bir parçasıdır.
Sağlık sorunlarıyla bağlantılı bir başka konu da kömür madenlerinde
iş disiplininin (inzibat) sağlanmasıdır. Devletin gittikçe daha çok
ilgi gösterdiği bu konu, maden müfettişlerinin raporlarında giderek
ağırlık kazanmıştır.
Maden
işçilerinin iş güvenliği ve inzibat tedbirlerine gösterdikleri
tepkiler son derece ilgi çekicidir ve araştırmanın bir başka önemli
temasını oluşturmaya başlamıştır. Dekovillere atlayıp yolculuk etme
konusunda işçilerin sergilediği ısrarlı tavra yukarıda değinmiştik.
Bir başka örnek olarak, işçilerin üretim kotalarını karşılama
istekleri ile müfettişlerin tünelleri destekleyecek yeni yerler
kazdırma talepleri (bu, bazı işçilerin bir süre ücretsiz çalışmaları
anlamına geliyordu) arasındaki çelişkiden bahsedebiliriz. Kimi zaman
da, işçiler, patlama olması riskine aldırmadan, madenlere -gizli
gizli- tütün ve kibrit sokuyorlardı. Kazalarda yaralananların ve
görgü tanıklarının olay sonrasında anlattıkları, çalışma
arkadaşlarının, (görünüşte güvenliğe önem vermemekten kaynaklanan)
bu tür 'özensiz' davranışlarına nasıl bir gözle baktıklarını ortaya
koyabilir, iş disipliniyle ilgili bir başka örnek daha verelim.
Ereğli Şirket-i Osmaniyesi'nin işlettiği bir ocağın ana
galerilerinden birindeki bir işçi, çürümüş destekleri değiştirirken,
lambasının sönmesi sonucu karanlıkta kalmış, baltası bacağına
çarparak hafif şekilde yaralanmıştı. Şirketin işçilere ayda belli
miktarda gaz yağı ve fitil verdiği anlaşılıyor. Ne var ki, işçiler,
evlerinde kullanmak amacıyla sürekli olarak gazyağı ve fitil
çalıyorlardı.[5]
Osmanlı
işçilerinin güvenliğinden sorumlu müfettişlerin yabancı uyruklu
olması, işçilerin alıştıkları, çalışma şeklini değiştiren iş
güvenliği tedbirlerine ilişkin zaten karmaşık olan pazarlık sürecini
daha da zorlaştırmış olabilir. Üstelik, belgeler açıkça gösteriyor
ki, işçiler, kazalardan kimin sorumlu olduğunu müfettiş ve şirket
yetkilileriyle tartışırken iş güvenliği dilini1 kullanmaya
başlamıştır.
Özetlersek,
Osmanlı döneminde Zonguldak maden işçilerinin incelenmesi çeşitli
açılardan önem taşımaktadır. Her şeyden önce, böyle bir inceleme,
Osmanlı işçilerinin hayatını tam anlamıyla gün ışığına çıkarma
imkânı sağlamaktadır. Böylelikle, işçiler, Osmanlı tarihi
araştırmalarında bugüne kadar mümkün olmayan ölçüde merkezî bir yer
kazanmaktadır. Yeni ortaya çıkarılan birincil kaynakların -pek çok
yönden- en önemli katkısı kanımca budur, ikincisi, bu araştırma
sayesinde, klasik proleterleşme modeline uymayan bir emek ordusunun
gelişimini yakından tanıma ve değerlendirme fırsatı bulacağız. Gerek
kömür gerekse de kömür madeni işçileri sanayi çağının can damarıdır.
Oysa, Zonguldak yöresinde, binlerce işçi mülksüz, topraksız, 'özgür'
işgücü haline gelmemiştir. Köyle bağlarını korumuş, madenlerde
çalıştıktan sonra köylerine dönmüşlerdir. Bu işçi-köylülerin
varlığı, dünyanın farklı bölgelerindeki toplumlar ve ekonomiler
üzerinde sanayileşmenin etkisini anlamamız açısından önemlidir.
Üçüncüsü, bu araştırma, bize, (yerli ve yabancı) emek, (yerli ve
yabancı) sermaye ve devlet arasındaki etkileşimi görmemizi
sağlayacak bir bakış açısı kazandırabilir. Dördüncüsü, böyle bir
araştırmayla, hem farklı etnik gruplardan ve bölgelerden Osmanlı
uyrukları arasındaki, hem de Osmanlı uyrukları ile yabancılar
arasındaki ilişkilere yakından bakma imkânına kavuşuyoruz. Nihayet,
bu inceleme, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde geçirdiği dönüşümü
anlamak için çok değerli bir örnek sunmaktadır.
İngilizce’den
çeviren TANSEL DEMİREL (Çevirideki katkılarından dolayı Yavuz Selim
Karakışla'ya teşekkür ederiz)
Donald Quataert Zonguldak'ta yaptığı araştırmalar sırasında
Zonguldaklı yazar ve emekli maden işçisi Erol Çatma ile görüşmüş,
bilgi alışverişinde bulunmuştu. |
|
|
KAYNAKÇA
Çatma,
Erol (1998) Asker işçiler, Ceylan Y., İstanbul.
Ciladır,
Sina (1970) Zonguldak Havzasında Emperyalizm, 1848-1940,
Ankara.
—
(1977) Zonguldak havzasında İşçi Hareketlerinin Tarihi, 1848-1940,
Ankara,
Etingü,
Turgut (1976) Kömür Havzasında ilk Grev, İstanbul.
[İmer],
Hüseyin Fehmi (Nisan 1944) "Ereğli Maden Kömürleri Havzası," İş,
Cilt 10, Defter 2, # 38, 33-69.
İmer,
Hüseyin Fehmi (1973) hazırlayan Kerim Yunt, Hayatı-Hatıraları
(1871-1960), İstanbul.
Kahveci,
Erol (1996) "The Miners of Zonguldak", Erol Kahveci, Nadir Sugur ve
Theo Nichols, (der.), Work and Occupation in Modern Turkey içinde,
Londra, ss. 172-207.
Naim,
Ahmet (1934) Zonguldak Havzası. Uzun Mehmet'ten Bugüne Kadar,
İstanbul.
—
(1985) Bir Yudum Soluk, İstanbul, 2. Basım.
Özeken,
Ahmet Ali (1944) Ereğli Kömür Havzası Tarihi Üzerine Bir Deneme,
1840-1940, İstanbul.
Quataert,
Donald ve Nadir Özbek (1999) "Ereğli Kömür Madenleri" Tarih ve
Toplum, Ocak ss. 11-18.
Quataert,
Donald (1983) Social Disintegration and Popular Resistance in the
Ottoman Empire, 1881-1908, NewYork.
Roy,
Delwin A., (1976) "Labour and Trade Unionism in Turkey: the Ereğli
Coal Mines" Middle Eastern Studies, 12, No. 3, ss.
125-172.
Savaşkan,
Bahri (1993) Zonguldak Maden Kömürü Havzası Tarihçesi, 1829-1989,
Zonguldak.
Tesal,
Necip D. (1957) Zonguldak Vilayetinin İktisadî Ehemmiyeti, İstanbul.
Yersel,
Kadri (1989) Madencilikte Bir Ömür Anılar-Görüşler,
İstanbul.
-----------------------
[1] Etingü,
1976:3.
[2] Bu revizyonun bîr
açıklaması için bkz. Ciladır, 3 977; 9-10.
[3] Quataert ve Özbek
(1999).
[4] Kaynakların bir
açıklaması için bkz. ED 10, ss. 142-147 ve ED 16, ss. 55-59. Bkz.
Quataert ve Özbek (1999).
[5] ED 16, s.
355. |
|
|
haber zonguldak |
|
◄◄◄ |
| |